Ana içeriğe git

Güncel.. 'Adnan Hoca’dan ‘ahlaksız’a nasıl geldik!Devam oku     24 Haziran’ı Doğru Okumakla ve ‘Yakışanı Yapmakla’ Mükellefiz!Devam oku     DÇH 21 MAYIS METNİDevam oku     1 MAYIS’tan 24 Haziran'a Emeğin Yolundayız!Devam oku     Türkiye Çerkesleri Particiliğe, Yancılığa HAYIR Diyor!Devam oku     Kaffed'den Tetikçi Fuat Uğur'a İlişkin AçıklamaDevam oku     “Türkiye gider Mersine, eller gider tersine”: Akkuyu/Sinop… Devam oku     Kastelli’den ‘Dombili’ye: ‘Bizim Çiftlik’ Devam oku     8 MART DÜNYA EMEKÇİ KADINLAR GÜNÜ!Devam oku     Panel: Değişen Rolü ile KadınDevam oku     

 

Kimler çevrim içi

Şu an 0 kullanıcı ve 0 ziyaretçi çevrim içi.

Kimler yeni

  • Kamilatam
  • dorukb
  • Ozcan Sanbay
  • Arslanbay
  • ehayatibora

Kullanıcı girişi

Ubıhça’nın Yaşadığını Sizler Yaşamayın!..-Fatma Özdemir

Ubıhça’nın Yaşadığını Sizler Anadilinize Yaşatmayın!..
Olayın neresinden bakarsanız bakın, görünenden daha fazlasını kaybettiğimiz gerçeğini unutmadan yaşatmak zorunda olduğumuz ana dillerimizi nelere ya da nasıl feda ettiğimizi anlamadan yaşıyoruz. Bugün konuşulan  dillerin arasında olmayan bir Ubıhça gerçeği var. 
Benim dilim, ana dilim, sahip olamadığım bir dil, benim oldu da ben mi kıymetini bilemedim? Yoksa gerçekten ben Ubıhça’ya sahip olamadım da şimdi günah çıkarmaya mı çalışıyorum?
Bu karmaşa benim kafam da netleşmediği için kolay anlaşılmasını da beklemiyorum. Ben Ubıh soyundan gelen bir Çerkesim, yani Kafkasyalıyım. Tamamen asimile olmuş, diline sahip çıkamamış Ubıhlar’danım. Kafkasya’da başlayan bu öykü, acı tarafları ağır basan bir asimilasyon öyküsüdür. Bu benim değil hepimizin, tüm Ubıhların öyküsüdür.
34 yıl kadar süren bir savaşın sonunda hayatı sadece ayakta kalabilmeye bağlamış, kendisini çoluğunun çocuğunun yaşam savaşına adamış Ubıh dedelerimizin bize bırakabildiği sadece kahramanlıkları, mertlikleri olmuş. Ne acıdır ki, zulümlerden ve savaşmaktan başka koşulları kalmayan bu kahramanlar, geride kalanların dillerine sahip çıkamayacağını, savaşın sonunda ne ile karşılaşacaklarını nereden bileceklerdi. Zira bir nesil düşünün, tamamen kendisine ait nesi varsa kaybetmiş, diğer Çerkes kavimleri arasında hayata tutunabilmiş, bu arada kaybettiklerinin farkına varamamış.
Bir nesil  düşünün, dilini kaybetmenin, kimliğini kaybetmekle eş  anlamlı olduğunu çok sonradan anlayan bir nesil.. Her adımı acı ve imkansızlıklar ile devam eden; fakat ne yazık ki kendi anadilinde '' anne, baba'' bile demeyi öğrenemeyen. Ben hala bu arayışımı, imkansızlıklar içinde sürdürme çabaları ile serseri mayın gibi bir oraya bir buraya koşturmaktayım. Fakat somut hiçbir belge ve bilgiye ulaşamamak, ümidimin de aynı anadilim gibi yok olmasına seyirci kalmaya itiyor beni.
İnsanı kahreden bir çaresizlik, siz ne kadar kimlik savaşı verirseniz verin sizi yarı yolda bırakmaktadır. Üzerimize giydirilen hakim ve egemen dillerin kıyafeti, belki de bu yüzden bir kaç beden büyük geldi bize. Kendi diline sahip çıkamayan birinin basiretsizliği ile belki de daha sonraları önüme nasıl ya da ne şekilde çıkacak olan kendi dilimin, tek harfine bile sahip çıkamamışken, toplumun egemen diline nasıl sahip çıkabilirim ki? Adımızın Ayşe, Fatma ya da Ahmet, Mehmet olmasının çok önemi yok, zira bu isimler değildir sizin kimliğiniz. Diliniz yani anadiliniz yok olmuş, Ubıh gibi düşünmeden, Ubıh gibi yaşamadan, Ubıhça’ya sahip çıkamadan, sadece ve sadece yaşam kavgasından başka dillere sarılışınız, sizin kendi dilinizi ve kimliğinizi yok etmeye yeter de artar bile. Bir yerlerde okuduğum bir anektotu da anlatmadan geçemeyeceğim.
Ubıhların Türkiye'ye sürülüşünden sonra Kafkasya ya giden araştırmacı dilbilimciler, eskiden Ubıh köyü olarak bilinen bir köye gittiklerinde, orada gördükleri genç bir delikanlıya ''Bizi Ubıhça bilen birilerinin yanına götürebilir misin?'' diye sorarlar. Delikanlı başını sallayarak, alır misafirleri köyün mezarlığına götürür çünkü bütün Ubıhça bilenler orada yatmaktadır. Bu kadar acı bu kadar vahşet sizi haklı duruma getirmiyor, dilinizi araştırıp öğrenmeme halinde olansanız bunun özrü sanıyorum olmaz.
Biz Ubıhlar hangi kavimlere sığındıysak onların dilini öğrenmeye çaba sarfetmişiz. Başka anlaşma koşulları olmayan şartlarda fazlaca bir seçenek olmayınca, sonucu değerlendirme gibi fırsatınız da olmuyor maalesef. Osmanlı imparatorluğu da sonradan kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti de Ubıhları zaten hep ayrı ayrı yerlere yerleştirmiş. Sanıyorum bunda en büyük etken, savaşçı ve mücadeleci bir halk olmamızdan kaynaklanan gerçeklerin biliniyor olmasındandır. Neredeyse ev ev, hane hane dağıtılmışlar. 1923 yılında yaşanan iç sürgüne de neredeyse Ubıhların tamamı maruz kalmışlardır. Sürgünle ve soykırımla Kafkasya'dan göçe zorlanan bu halkın fertlerinin yapacak çok da bir şeyleri yokmuş aslında. Asimilasyonu da hızlandıran bu acılar bizi harekete geçireceği yerde, bizim olana sahip çıkamıyoruz. Bu o kadar büyük bir acıdır ki, dilinizi konuşamamanın verdiği ezikliği hiç bir şey değiştiremiyor.
Türkiye’de yaşayan, son Ubıhça bilen değerli büyüğümüz Tevfik Esenç'in ölümünden sonra Türkiye'de Ubıhça bilen kimse kalmadı. 1864’lerde, Rusya yaklaşık 50.000 Ubıh konuşanını, Karadeniz’de yurtlarından çıkarıp Türkiye’ye sürdüğünde, mülteciler(yani sürülenler), nitekim hakim olan Türkçe, Abazaca ve Kafkas dillerinin daha kullanışlı olacağına karar verdiler. Londra Üniversitesinde Kafkas dilleri profesörü olan George Hewit şöyle söylüyor: “Bildiğimiz kadarıyla, bu görünüşte Ubıh atalarının Ubıh dilini gelecek kuşaklara aktarmama ortak kararlarıydı. İhtiyaç duyacakları dillere odaklanmaları daha mantıklı görünebilir düşüncesi hakim olandı o zaman. Fakat bu aynı zamanda bir trajedidir de. Çünkü bir dil yok olduğunda bir kültürde bir halk da yok olur.”
Bence diller bir gramerden ibaret değildir. Anadilimiz yaşam şeklimizi, kültürümüzü ve kimliğimizi sergiler. Bu gün bir çok dil yok olma tehlikesi ile karşı karşıya, yapılan araştırmalarda gösteriyor ki, her 10 yılda bir dil yok oluyormuş bu da demek ki her 10 yılda bir, bir halk yok oluyor. Bu yüzden buna müsaade edip “Bana ne” mi diyeceğiz, yoksa dilimize sahip çıkıp; ''Biz varız, biz halkız, biz küllerimizden yeniden doğarız.''diyebilecek miyiz? Bence konuşulması ve çalışılması gereken asıl konu bu. Zira biz yok oluyoruz, bizim sandığımız gibi yavaş değil, aslında çok hızlı yok oluyoruz. Bize uzun gelen fakat çok kısa sürede oluşumunu tamamlayan bir düzenin kurbanı olup, tarihin yaprakları arasında var oluş mücadelesi sürdüren bir halk olarak hatırlanacak mıyız acaba?
Eskiden Ubıhlar vardı, 82 sessiz harfleri ve iki sesli harfleri olan bir dilleri vardı. Bir Lazca vardı ya da Hemşince, Rumca (daha o kadar çok sayabileceğim diller var ki yok olmaya yüz tutmuş) diyen birileri çıkacak mı? Bizim çocuklarımız Ubıh, Laz, Gürcü, Ermeni, Pontus, vs olduklarını söyleyebilecekler mi? Daha doğrusu kimliklerini bilip sahip çıkabilecekler mi?
Bizim, yani Ubıhların yaşadığı bu acıları ve çaresizliği sizler yaşamayın, anadilinize sahip çıkarak, benliğinizde yaşatarak.. Lazsanız, Laz gibi konuşarak, Laz gibi düşünerek, Gürcüyseniz Gürcü gibi konuşarak, düşünerek yaşamak sanırım en mükemmeli. Geleceğimizi emanet ediyoruz diye övündüğümüz çocuklarımızı bizim gibi çaresiz bırakmadan, dillerine ve kimliklerine hakim birer fert olarak yetiştirmek onlara verebileceğimiz maddi mirastan çok daha fazla işlerine yarayacaktır. Kişilikli, kimlikli, diline hakim bireyler, kendi halklarına ve dillerine de sahip çıkmanın önemini kavrayarak, dillerimizi yaşatmayı sürdüreceklerdir..
Sevgili Çetin ÖNER 'in dediği gibi;
''Anadilimi örtün üstüme,
Anadilimi örtün;
Çıplağım,
Üşüyorum...''
Wubıh Takaph Fatma ÖZDEMİR
(17 Şubat 2014)
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Premium Drupal Themes by Adaptivethemes