Ana içeriğe git

Bugün 30 Eylül: YAŞASIN ÖZGÜR ABHAZYA!..Devam oku     12 Eylül Darbesi ve Darbe ÇocuklarıDevam oku     8 MART DÜNYA EMEKÇİ KADINLAR GÜNÜ!Devam oku     DÜN MADIMAK'I YAKTILAR, BUGÜN HER YERİ!Devam oku     21 MAYIS Soykırımdır, Sürgündür, Asimilasyondur!Devam oku     1 MAYIS’ta Emeğimizle ve Kimliğimizle Varız!Devam oku     KAFFED BAŞKANI YAŞAR ASLANKAYA’NIN AKP'YE TRANSFERİ HAKKINDA!Devam oku     MAHMUT ÖZDEN'in Katilleri Halka Açıklansın!Devam oku     EYT Tüm Toplumun Meselesidir!-Volkan DüzenliDevam oku     Bugün 30 Eylül: YAŞASIN ÖZGÜR ABHAZYA!..Devam oku     

 

Kimler çevrim içi

Şu an 0 kullanıcı ve 1 ziyaretçi çevrim içi.

Kimler yeni

  • cerkes19
  • Kamilatam
  • dorukb
  • Ozcan Sanbay
  • Arslanbay

Kullanıcı girişi

Soçi'ye Dair İki Yazı, İki Farklı Bakış

Mail adresimize ulaşan Tarık Bozkurt'un yazısını ve bu yazıya yanıt niteliğinde Volkan Düzenli'nin yazısını yayınlıyoruz. Önce sayın Bozkurt'un yazısını okumanızı tavsiye ediyoruz.
Küresel aktörlerin yarıştığı bu koşullarda; Soçi'ye farklı bakış açılarını açığa çıkaran her iki yazıdaki doğrular birleştirilerek bir "toplumsal strateji" oluşturulma sürecine aktarılabilir. DÇH-İletişim Birimi
1) VOLKAN DÜZENLİ’NİN YAZISI:
Sayın Tarık Bozkurt’a Yanıtımdır; Soçi O Soçi Değil, Rusya Gibi..
Soçi’nin tarihiyle ilgili yazdıklarınıza katılıyorum. Ancak, bu yazımın konusu Soçi’nin “günümüzdeki durumuna” bakış açınızla ve Çerkeslerin tümünü kapsayan oldukça iddialı tanımlarınızla ilgilidir.
DÇH’nin web sitesinde “Dostlar Diyor ki” bölümünde zevkle okuduğum bir yazınızdan sizi tanıyorum. Ve son gönderdiğiniz aşağıdaki yazıdan..
Yazınızın bütününden anladığım kadarıyla; Rusya’nın sosyalist döneminin hatırına ve ABD, AB gibi diğer küresel aktörlerin varlığına istinaden Rusya’ya fazla sesimizi çıkarmamızı istiyorsunuz. Ve sesini çıkaranların tümünü de “küresel aktörlerin kolayca oyununa gelen az akıllılar” olarak görüyorsunuz. Şimdi yazacaklarımla, bir yanılgı içerisinde olduğunuzu, farkında olmadan Çerkesler nezdinde ve tüm toplumsal muhalefet özneleri nezdinde algı tahribatına neden olabileceğinizi göstermeye çalışacağım.
Sn Bozkurt, bir taraftan “Amerikancı” eğilimler, diğer taraftan “Rusya’yı kollayan” eğilimler, öbür taraftan Çerkesleri kendisine yedeklemeye kalkanlar ve sürekli Çerkesleri kullanmaya kalkan devlet aklı, tam bağımsız-demokratik-özgür-birleşik bir hat üzerinden eşitlikçi gelecek kurma işimizin ne kadar zor olduğunu gösteriyor. Evet zor ama imkansız değil. Bu zorluğu yazınız üzerinden anlatayım..
Yazınızın bütününde; Soçi(ve kapitalist Rusya) konusunda derli toplu herhangi bir politika geliştiremediğiniz için ve geçmiş alışkanlıklar gereği Rusya ile iyi geçinmek için eski cephaneliği kullanmışsınız. Olsun, biz alışığız. Umarım, bunu hep beraber aşarız..
Sn Bozkurt, olimpiyatların yapıldığı bir dönemde yazılarına özel önem verdiğim Sayın Mehmet Bozkurt’ta sizinle aynı zamanlama ile “Soçi muhalefeti”ne karşı bir bariyer yazısı yazdı. Üç aşağı beş yukarı benzer şeyler yazmışsınız. Size ek olarak Mehmet Bozkurt, Sovyetler zamanında Çerkeslere “özerk cumhuriyetler” bahşeden Rusya’ya minnet borcumuzu da belirtmiş yazısında. Söz konusu Kürt halkı veya Filistin halkı olunca “bağımsızlık” öneren ve genelde “Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı”nı savunan Türkiye solunun, sıra Kafkasya halklarına gelince “özerk cumhuriyetlere” fit olmamızı beklemesini ve durumu bir lütuf olarak lanse etmesini ciddi bir muamma olarak görüyorum.
Hadi diyelim ki 150 yıl önce yaşanan bir sürgünü-soykırımı kaşımayalım, unutalım, sineye çekelim, pekala; Dünya halklarının umudu 1917 Ekim Devrimi olduğunda Çerkes sürgünü olalı henüz 50 yıl olmuştu! Ve “özerklik verilen” o Kafkasya, Çerkeslerin işgal edilen topraklarıydı! Bir an aklıma geldi; İsrail Gazze ambargosunu kaldırsa ne iyi olur. Ama bu Filistin’in işgal gerçeğini perdelemez değil mi?
Mehmet Bozkurt’un sizinle örtüşen yazısını bir kenara bırakalım. Gelelim sizin tespit ve önerilerinize..
Yazınızın ilk bölümünde, Soçi üzerinden yola çıkarak sürgün sürecine dair yazdıklarınızın geneline katılıyorum. Rus Çarlığı’nı haklı çıkarmaya çalışmamanıza sevindim. Ancak, bir sonraki yazdıklarınız hakkında aynı şeyleri söyleyemeyeceğim.
Şimdi onları anlatacağım..
Sizinle “soykırım” kelimesinin kronolojik veya kavramsal karşılığıyla ilgili tali bir tartışmaya girmeyeceğim. Bu kavramın sizde ki politik karşılığına, size bunları yazdıran kodlara ve konuya subjektif yaklaşımınıza eğileceğim. Yaklaşımlarınıza şekil veren dinamikleri bilenlerdenim..
Öncelikle belirtmeliyim; bizler “Türkiye solu”nun bir kısmının Sovyet döneminde takılı kalmış argümanlarıyla yürümüyoruz. Sovyetler’e veya Çin’e, Arnavutluk veya Küba’ya yakın duran geçmiş tercihler üzerinden meseleye yaklaşmıyoruz. Bizler, Dünya devrimci hareketinin evrensel birikimiyle, Türkiye’de, Kafkasya’da ve Ortadoğu’da taçlanan direnişin bize sağladığı olanaklarla meseleye yaklaşıyoruz. Böylece, Irak’ta başka Çeçenya’da başka veya Filistin’de başka Abhazya’da başka dillerden konuşmuyoruz. Pusulamız emperyalizmdir. O ne derse tersini diyor, o ne yaparsa tersini yapıyoruz. Bu durumda, enternasyonalizmi esas alan politik tahlillerimizde çifte standartlardan uzaklaşmış oluyoruz. Doğal olarak, bu sürecimize en azından saygı duyulmasını bekliyoruz.
Madem soykırımdan yola çıktınız oradan devam edelim.. “Soykırım terimi 1944 yılına kadar mevcut değildi..” diye başlayan bir alıntıyı ve BM’nin 9 Aralık 1948’deki “Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi”ni referans almışsınız. Ve bir durumun “soykırım” kabul edilebilmesi için şartları sıralamışsınız. Ve sıraladıklarınızı “Çerkeslere soykırım uygulanmadı” demek için kullanmışsınız. Ya sıraladıklarınızın Kafkasya’da bire bir olduğundan bihabersiniz ya da bunu “Rusya’yı kollamak” adına bilerek yapmaktasınız. İlkinin telafisi mümkün. İkinciyi ise, tarihin yargılama gücüne, şaşmaz terazisine bırakıyorum..
“Görüldüğü gibi Soçi katliamları ve sürgünü hukuken soykırım olarak değerlendirilemez.” demişsiniz ve devamında 2 maddede bunu gerekçelendirmişsiniz!
O maddeleri biraz açalım:
1- Sürgünün oluş tarihi 1948’deki BM Sözleşmesi’nin kabul tarihinden eski diye “soykırım olmadı” demişsiniz. Ve “taraflar arasında bağlayıcı bir hukuk metni haline gelen bu sözleşme hükümleri geriye yürütülemez.” diyerek en temel “hukuk” kuralını bize hatırlatmışsınız. Şimdi size “hangi hukuk” diye soracağım, işler iyice karışacak. Sizin egemen hukuk normlarını ve sınırlarını referans almanız beni şaşırttı. Daha da şaşırtıcı olan ise; bir taraftan küresel oyunlara dikkat çekerken, diğer taraftan aynı küresel güçlerin hukukunu referans almanızdır. Ayrıca, suyun kaldırma kuvveti bulunmadan önce o kuvvetin gerçekliğini yok saymak kadar ilginç olan yaklaşımınızı; hukuk, siyaset bilimi ve siyasal sosyoloji literatürlerini darma duman eden bir örnek olarak bir kenara not düşmeli. Sistemin üst yapı kurumlarına sahip çıkan bu mantıktan hareketle, desenize “Ermeni soykırımı” da yok! Desenize, “Kızılderili soykırımı” tanımını artık “Kızılderililere yapılan kötülük” olarak tanımlayalım. Öyle ya, sözleşmeden önce oldular!
2- “Soykırım; işlenen fiillerden önce sebep ve niyetlerle tanımlanmıştır. Bu tanımda Soçi olaylarına uymamaktadır” demişsiniz.. Bence siz, sürgünün sebeplerini ve Rus Çarlığı’nın niyetini iyi bir araştırın. Hatta Rus arşivlerinden de araştırın. Yapılanları okuyan Ruslar da dahil her halktan insan, “soykırım ifadesinin ötesinde bir kavram var mı, varsa o kullanılmalı” diyor. Şimdi burada soykırımla ilgili detaylara girmeyeceğim, hem siz rahatlıkla bulabilirsiniz hem de size ayıp olur.
Yazınızda kendi kendinizle çelişiyorsunuz.. Yazınızın girişinde Soçi’yi ve sürgünü anlatırken Çerkesleri “her türlü şiddete ve katliama uğramış” bir halk olarak belirtmişsiniz. İşgal sürecinde ve sonrasında “her türlü şiddete ve katliama uğramış” bir halkın durumundan bahsederken, BM kriterlerini esas alarak “soykırıma maruz kalmadılar” tespitinizi kendi kendinize nötrlemişsiniz. Bunu ben, durumu hafifleterek bir yükümlülükten kurtulmaya çalışanların, “Evet Kızılderilileri öldürdük ama onlarda çiftliklerimize ve modern yaşama saldırdılar” demesine benzettim.
Yazınızın devamında “olimpiyat”ın tarihsel karşılığıyla ilgili çok kolay ulaşılabilecek akademik verilere yer vermişsiniz. Madem, “olimpizm” inancınızı aktarmak ve “soykırımı reddeden” yaklaşımlarınızı güçlendirmek için konuya akademik verileri kattınız, neden bugün “olimpiyat ruhu” ile uyumsuzluğa dair tek kelime yok? Ayrıca, “Olimpizm”i kutsamanız ve mutlaklaştırmanız neyi sağlar? Burada kapatıyorum ve esas meseleye dönüyorum..
Sn Bozkurt, “Soçi’nin bir dinlence merkezi olarak geliştirilmesine itiraz edilmemiştir.” üzerinden olimpiyatlara değil, küreselciliğe karşı çıkılmalı demişsiniz. “140 km.lik kıyı şeridinin yapılaşmış olmasına itiraz edilmedi ama Olimpiyat tesislerinin inşa edilmesine tepki gösteriliyor” demişsiniz. Nispeten haklısınız. Ancak, bu iki durum birbirinin rakibi veya ikamesi değil ki. Tam tersine birbirini tamamlayan durumlar. Birinden birine değil, her iki duruma karşı durmalıyız. Birilerinin küreselciliğe karşı çıkmıyor olması, soykırım topraklarında yapılan olimpiyatları haklı kılmaz. Buna uğraşmışsınız ama bu tercih durumunuz da bana makul gelmedi. Tıpkı “ABD mi Rusya mı” tercihi gibi! Emperyalistlerden birini tercih etmek zorunda kalmak, buna kendimizi koşullamak özgüvensizlikten öte zaten bir politik yenilgidir. “Biz, yenilmeyeceğiz” desem size, inanmaz mısınız?
Sn Bozkurt, yazınızda yine tüm muhalifleri toptancı bir yaklaşımla ele alıp, “küresel şirketlerin oyuncağı olmak, Batının hesaplarına adanmak” şeklinde tanımlamışsınız. Bu içinde haklılık barındıran kaygınızı Rusya’ya omuz vermek için kullanmışsınız.  Rusya’ya karşı çıkacağım derken diğer küresel aktörlerin oyuncağı olmakla, küresel aktörlere karşı çıkacağım derken Rusya’nın oyuncağı olmak aynı şeydir.  Rusya sizi terk edeli çok oldu ama bir türlü siz Rusya’yı terk edemediniz.
Bırakın Rusya’nın tekelleri ve faşistleri sahip çıksın Rusya’ya, siz değil. Yoksa, Amerikan askerleri için dua eden bir başbakandan ne farkımız kalır. Bize ne, size ne Rusya’dan.. Ve diğer benzerlerinden..
Kafkasya’nın son 20 yıllık geçmişi bile enternasyonalizm haklılığı için kafidir..Sn Bozkurt, 1994-2004 yılları arasında Çeçenya’da 42 bini çocuk 250 bin insanı(Çeçenya’da yaşayan Ruslar da var içlerinde) öldüren, bir o kadar kişiyi yaralayan, 350 bin Çeçen’i mülteci yapan bir Rusya’dan bahsediyorum size. Irak’ta 1 milyon insanı katleden ABD Emperyalizmi ile ekonomi-politik ve militarist anlamda ne farkı var Rusya Oligarşisinin? Tıpkı ABD gibi, Dünya’nın gözü önünde yaptı bunları. Size, ülke kaynaklarını bir avuç mafyöz tekelin yönettiği bir ülkeden bahsediyorum. Diğer bölge halkları gibi kendi halkını da sömüren, her türden yoz yaşama mahkum eden bir kan emici güruhtan ve temsilcilerinden bahsediyorum. Muhalifleri öldüren, içeri atan Rusya’nın, Gezi direnişinde gençleri öldüren, yaralayan, tutuklayan ve tüm bunları perdelemek için işbirlikçilerini medyaya, sokağa salan zihniyetten ne farkı var!?
“RF, Globalizmin içinde kendi oyununu oynamaktadır. Ancak her şeyden önce Çerkes cumhuriyetleri  RF içinde yer almaktadır. İki bağımsız cumhuriyet, RF’nin koruma ve kollaması ile ayaktadır. Türkiye Çerkes’lerinin bunu görmezden gelerek RF’nu hedefe koymaları en hafif deyişle sorumsuzluktur.” demişsiniz..
Birincisi; Çerkes özerk cumhuriyetlerinin RF içinde olması realitesini mutlaklaştırmışsınız. Olması gerekeni, olanın(realite) potansiyeli kadar açıklamaya çalışmak, eklentik bir bakışla sonuçlanmış. İkincisi; İki bağımsız cumhuriyet, RF’nin koruma ve kollaması altında değildir. Hele de bahsettiğiniz Çeçenya, RF’nin işgali altındadır. Kadirov’da Rusya’nın atadığı bir figürdür. Eğer siz buna “koruma-kollama” diyorsanız, ABD nezdinde AKP’nin durumunu da “işbirlikçi” tanımı yerine bu şekilde yumuşatmanız gerekir. Olur mu? Olmaz. Üçüncüsü;  Türkiye Çerkesleri’nin RF’ye yönelik hak talebinde bulunmasından rahatsız olmuşsunuz. Ve bunu, sanki Çerkesler kılıç kalkan kuşanıp meydanlara çıkmışlar gibi “hedefe koymak” olarak ifadelendirmişsiniz. Ayrıca, Türkiye Çerkesleri size “Kendi Türk siyasi geleneğinin çizgisinde olman senin tercihin, buna saygı duyarız, ama varlık-yokluk sınırında yaşayan kendi halkın için bugüne kadar ne yaptın ki şimdi bize akıl veriyorsun, bizi sorguluyorsun ve ayrımsız herkesi sorumsuzlukla suçluyorsun” diye sorarsa ağırınıza gider. Benden söylemesi, sorarlar.
Soçi, tekellerin kuşatması altındadır.. Soçi’de gerek Rus tekellerin gerekse küresel tekellerin tam bir neo-liberal terörüyle, yağma ve talanıyla karşı karşıyayız. Burada, azgınca ağaçlara, yaşam alanlarımıza saldırıp iş merkezi açanlar ne ise, orada da durum farksızdır. Bugüne kadar da farksız olması veya diğer bölgelerde de aynı şeylerin olması, Soçi’nin tarihsel anlamını, ekonomi-politiğini vurgulamamıza engel değildir.
Olimpiyatların sponsor firmalarını biliyor musunuz? Tüm dünyayı sömüren bildiğiniz ne kadar emperyalist-kapitalist tekel varsa, oraya üşüşmüşler. Bu bile küresel güçler arasında bir tercih durumuna girmenin, birine daha toleranslı olmanın anlamsızlığını görmek için yeterlidir.
Şimdi siz Rusya’ya yükleniyorum ya, diğer emperyalist güçleri bir saniye bile görmezden geldiğimi sanmayın. Soçi ile ilgili geçmişte yazdığım bir yazımın küresel aktörlerle ilgili kısmındaki tespitlerim şöyledir: ABD ve AB gibi küresel aktörler Kafkasya’da kendilerine koridor açmak adına paravan kişi ve kurumlarla ‘Soçi süreci’ni kullanmaktadır. Rusya ile tarihsel hesaplaşmalarını sürdüren ABD gibi uluslararası aktörler ve kuyruk açısı olan bölgesel ülkeler, tıpkı ‘Çerkes soykırımı’nı, “Çeçen meselesi”ni kullandıkları gibi ‘Soçi süreci’ni de kendi mecralarına tahvil etmeye çalışıyorlar. Bu durum da; Soçi Olimpiyatları’nı tarihsel gerçeklerden soyutlayarak Rusya icazetli ele almak ne derece haksızsa, bu gündemi “Kafkas Baharı”nın taşlarını örmek için kullanan diğer küresel aktörlerin istismarına açık tutmak da bir o kadar akıl dışıdır. Soçi üzerinden açığa çıkan “Rusya karşıtlığı”nı ABD’nin yol haritasıyla eşitleyen anlayış, ekonomi-politik öz itibariyle sorunludur. Zira Soçi süreci, küresel aktörlerin oyuncağı olmaktan kurtarılmalı ve paravan uzantıların tekelinden ivedilikle çıkarılmalıdır. Küresel aktörlerle özdeşleşen bu türden ilkesizliklerin bir parçası olmamak, -tam bağımsız- bir yol çizmek, Kafkasya’nın, diasporanın ve insanlığın geleceği açısından önemlidir.
Yazının tümüne http://demokratikcerkeshareketi.org/node/337  linkinden ulaşabilirsiniz.
Madem yazınızın sonlarında “sormak gerekir” dediniz, o halde cevaplamakta gerekir:
1- “Soçi’de olimpiyat oyunları düzenlemek mi yoksa tarihteki bir olayı kapanmamış bir hesap olarak günümüze taşımak mı olimpizme aykırıdır?” demişsiniz.. Evet, sürgünün ve soykırımın telafisi yönünde tek bir adım atmayan, Çerkesleri yok sayan, bölgeyi talan eden Rusya tekellerinin Soçi’de olimpiyat oyunları düzenlemesi “olimpizm”in neresine düşer bilmem ama insanlık onuruna kesinlikle aykırıdır. Ve karşılaştırdığınız 2 durum birbirinin rakibi değil, birbirinin neden-sonuç bağlamıdır.
2- “Soçi’de olimpiyat düzenlenmesi mi daha onur kırıcıdır yoksa Gürcistan yönetiminin safına düşmek mi?” demişsiniz. İkisi de onur kırıcıdır. Bakınız, yine tercih durumundasınız.  
3- “Thisinvali baskının, geçmişte Soçi’de olanlardan geri kalır yanı var mıdır?”  demişsiniz.. Sivilleri hedefleyen herhangi bir baskın veya katliamın birbirinden farkı yoktur. Bu arada, bir baskınla karşılaştırdığınıza göre “Soçi gerçeği”ni tüm anlamıyla ve tüm çeperleriyle aslında içten içe kabul etmişsiniz.
Türkiye Çerkesleri’ni “bu protestoların sonuçlarının neler olabileceğini öngörmeye” ve düşünmeye davet etmişsiniz. “Sağ olun, eksik olmayın” gibi bir ukalalık yapmayacağım emin olun. Haklısınız, düşünmek, öngörü kabiliyetini artırmak iyidir. Bu bir toplumun kalibresini gösterir. Ama, hemen bunun devamında Rusya’nın resmi devlet politikalarını ve resmi ideolojisinin sonuçlarını “Çerkeslerin öngörü zayıflığına, düşünmemesine” bağlamanız hiç adilane olmamış. Yine, egemen realiteleri mutlaklaştırarak, bu durumların esas sorumlusu Rusya’yı temize çıkarmaya çalışmışsınız. Rusya resmi devlet politikasını anlaşılır hale getirmeye çalışmak, teorize etmek neden sizin işiniz olsun ki?
Aynı minvalde devam etmişsiniz.. “Çerkesler, Çerkes cumhuriyetlerinde azınlık durumundadırlar.  Bu cumhuriyetlerde yaşayan Ruslar, Kazaklar, Türkler v.s,  Çerkes’lere tavır koymaya başladıklarında ortaya çıkabilecek sorunları öngörmek zor olmasa gerek.” demişsiniz. Pekala, bu realitelerin sorumlusu kim? Onun niye üzerinden her defasında atlıyorsunuz? Mesela Irak’ta bugün halklar niye birbirini yiyor?
“… kendi çıkarlarımıza aykırı tavırlar geliştiririz. Kendi yaşadığımız yerde, kendi egemenlerimizin değirmenine su taşırız. O da yetmez, egemenlerimizin batılı efendilerine el ovuştururuz ..” demişsiniz. Yine toptancı bir dil. Ama “sadakat fetişisti” bir kesimi çok doğru tanımlamışsınız.
“ Sonra da çok bilmiş tavırlarla ata yurdundaki Çerkes’leri RF’nuna karşı kışkırtırız. “ demişsiniz. “Kışkırtmak” kelimesi oldum olası iğreti gelmiştir bana. Devlet dilini çağrıştırır hep. Ama, Kafkasya’daki Çerkeslerin savaş naraları atmasını istemek, bunun için çaba sarf etmek tam bir akıl dışılıktır.
“Özgüven Çerkes’lerin ulusal karakterlerinin omurgasıdır. Ama Nart da olsan gücünün sınırlarını bileceksin.” demişsiniz.  Siz de Çerkessiniz değil mi? Hitap ettiğiniz bu halk size seslense, “Bize karşı değil, her türden emperyalizme karşı özgüvenini açığa çıkar, biz de sen de sınırlarımızı bilelim” derse ne derdiniz!?
Yazınızdaki şu son cümlelerinize sonuna kadar katılıyorum.
“ Öyleyse durup aynaya bakalım.  Aynada titanlar mı görüyoruz yoksa, yönsüz, ufuksuz, güçsüz, tükenişe doğru eriyerek giden bir Çerkes toplumu mu? İşin başı: doğru bir durum tespiti ve sağlam bir strateji edinmektir. Her geçen gün biraz daha geç kalmış oluyoruz.”
Bu son cümlelerinizdeki haklılıktan güç alarak size son bir soru: Bu son cümlelerinizin neresindesiniz?
Burada bitsin bu yazı.. Tüm Soçi muhalefetini aynı kefeye koyduğunuz, söz konusu Rusya olunca anti-emperyalist bilinci gereksiz gördüğünüz bu yazınızı emin olun; Çerkeslerin genel duruşunu ve ortalama algıyı gözeterek değerlendirdiğimizde “sol cephe”nize sempatiyi değil anti-patiyi doğuracaktır.
Bu arada; gerici-faşist cenahtan gelseydim, sümsük bir liberal-solcu olsaydım işiniz kolaydı. “Amerikancı” der, işin içinden hakkıyla çıkardınız. Ancak, “nerelerden gelip nerelere gittiğimizi” çok yakınınızdakilere sorduğunuzda, meydanın küreselcilere yedeklenenlerden ibaret olmadığını size detaylarıyla aktaracaklarıdır.
Biliyorum, sizinle farklı düşünsem de ait olduğunuz halkı dert edindiğiniz için bunları yazdınız. Fakat sayın Bozkurt, Rusya’ya karşı demokratik mücadelenin yolu Amerikan politikalarına yedeklenmekten geçmediği gibi, ABD’nin Kafkas Baharı’na karşı çıkmanın yolu da Rusya’yı kollamaktan geçmiyor. Gelin üçüncü yolu örelim..
Görüşelim. Selamlar.
Volkan Düzenli
20/02/2014
 
2) TARIK BOZKURT’UN YAZISI:
2014 Soçi Kış Olimpiyatları ve Çerkes Protestoları
Türkiye Çerkes’lerinin neredeyse tam bir mütabakatla Soçi Olimpiyatlarını protesto etmeleri, üzerinde düşünülmesi gereken bir durumdur.
Konuyu irdelemeye çalışalım. Bunun için önce Soçi’ye; tarihine ve günümüzdeki durumuna bakmak, soykırım ve olimpiyat terimleri ile bu terimlerin protestolarla ilgisini aramak uygun olacaktır.
Soçi: Kafkasya’nın batı kesimimde, Karadeniz kıyısında, 1896 yılında kurulmuş bir kenttir. 2002 Yılı sa-yımına göre nüfusu 397.103 tür. 1838 yılında Rus’lar tarafından Soçi ırmağı ağzına Navagiskoye kalesi inşa edilmiş, ancak kale iki yıl sonra Çerkes’ler tarafından ele geçirilmiştir. 25 Mart 1864 tarihinde yapılan ateşkesle Rus’lara bırakılmış, bölge halkı da Osmanlı topraklarına sürgün edilmiştir. Halkın çok azı dağlara sığınabilmiş, bir kısmı da Orta Laba ırmağının solundaki ovalara yerleştirilmiştir. Bunlar 1867 yılında sürgünü öngören kararın iptalinden sonra eski köylerine dönmüşlerdir.
Sürgün edilmek üzere Kbaada vadisinde toplanan Çerkes’ler, bu süreçte her türlü şiddete ve katliama uğramış, sürgün ise çerkeslerin belleğinden silinemeyecek büyük bir felakete dönüşmüştür.
1896 yılında eski Navagiskoye kalesi yerine Soçi kenti kurulmuştur. 1902 den sonra kent, bir yazlık, kaplıca ve dinlenme merkezi olarak gelişmiştir. 1961 yılında doluşturulan Soçi metropoliten alanının kıyı şeridinde 140 km. boyunca uzanan dinlenme tesisleri kurulmuştur.
Soçi bugün RF nun, dinlence ve tatil açısından önemli cazibe merkezlerinden biri haline gelmiştir. Olimpiyatlar için Soçi’nin önerilmiş olması ve olimpiyat yerleşkesinin Kızıl Çayır denilen, toplama ve katliam alanında kurulması Çerkes’lerce, kasıtlı bir tavır olarak değerlendirilmektedir.  Bu kasıtlı tercihin Olimpizm ile çeliştiği de ileri sürülmektedir. 
Protestoların, duygusal gerekçelerinin yanında, UNESCO tarafından koruma alanı ilan edilmiş bir bölgenin doğal dokusunun tahrip edilmesi, arkeolojik açıdan zengin bir bölgenin betonlaştırılması gibi somut gerekçeler de vardır.
Protestolar, “soykırım”ın tanınması talebinin de yükseltildiği siyasal bir zemin oluşturmuştur.
Soykırım: “Soykırım terimi 1944 yılına kadar mevcut değildi. 1944 Yılında Rafael Lemkin, Avrupa’lı Yahudilerin imha edilmesi de dahil, sistematik cinayet içeren Nazi politikalarını Yunanca ırk, kabile anlamına gelen geno kelimesi ile öldürmek anlamına gelen Latince cide kelimesini birleştirerek “genoside” (soykırım) kelimesini oluşturmak suretiyle tanımlamıştır. Bu yeni terimi Lemkin, “toplulukları ortadan kaldırmak hedefiyle ulusal toplulukların yaşamlarının esas temellerini imha etmeyi amaçlayan çeşitli eylemlerden oluşan bir koordineli plan” karşılığı olarak önermiştir.
Nuremberg’de toplanan Uluslarası Askeri Mahkemenin üst rutbeli Nazilere karşı suçlaması “insanlığa karşı işlenen suçlar”dır. ” soykırım” kelimesi hukuki değil de tanımlayıcı bir terim olarak iddianameye dahil edilmişti.
BM 9 Aralık 1948’de Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesini onaylamıştır. Sözleşme “soykırım”ı sözleşmeye taraf ulusların “ önleme ve cezalandırmayı” üstüne aldığı bir uluslararası suç olarak tayin etti. Soykırım, sözleşmede aşağıdaki gibi tanımlanır:
Bu sözleşme bakımından ulusal, etnik, ırksal ya da dinsel bir gurubu, kısmen ya da tamamen ortadan kaldırmak amacıyla işlenen aşağıdaki fiillerden herhangi biri soykırım suçunu oluşturur.
a)Gruba mensup olanların öldürülmesi,
b)Grubun mensuplarına ciddi surette bedensel zarar verilmesi,
c)Grubun bütünüyle ya da kısmen, fiziksel varlığını ortadan kaldıracağı hesaplanarak yaşam şartlarını, kasten değiştirmek.
d)Grup içinde doğumları engellemek amacıyla önlemler almak,
e)Gruba mensup çocukları zorla bir başka guruba nakletmek.
“Soykırımın gerçekleşmesi için bazı ön koşulların olması gerekir. Öncelikle insan hayatına çok büyük bir değer vermeyen bir milli kültür olmalı. Üstün olduğu varsayılan bir ideolojiye sahip totaliter bir toplum da soykırıma yönelik hareketlerin ön koşullarındandır. Ayrıca baskın olan toplum potansiyel kurbanlarını daha az insani görmelidir.” “ Tek başına bu koşullar faillerin soykırım yapması için yeterli değildir. Bunu yapmak için-yani soykırıma kalkışmak için-faillerin güçlü merkezi bir otoriteye ve bürokratik örgütlenmeye olduğu gibi, hastalıklı bireylere ve suçlulara da ihtiyacı vardır. Ayrıca faillerin, kurbanlara yönelik bir karalama ve dehümanizasyon kampanyası yapması gerekir. Bunlar  genellikle yeni bir ideolojiye ve toplum modeline güven aşılamaya çalışan yeni devletler ya da rejimlerdir.”
Görüldüğü gibi Soçi katliamları ve sürgünü hukuken soykırım olarak değerlendirilemez. Çünkü ;  1-Çerkes katliamları ve sürgününün tarihi 1864 ve öncesidir. Oysa BM Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesinin kabul tarihi 1948’dir. Dolayısıyla taraflar arasında bağlayıcı bir hukuk metni haline gelen bu sözleşme hükümleri geriye yürütülemez. Bu en temel hukuk kurallarından biridir. 2-Soykırım; işlenen fiillerden önce sebep ve niyetlerle tanımlanmıştır. Bu tanımda Soçi olaylarına uymamaktadır. Çerkes’lerin muhatap oldukları olay; işgal ve işgale karşı direnişin kırılması amacıyla, savaş ve sürgün dahil her türlü şiddet kullanımıdır.
Olimpiyat: “Olimpiyat oyunları, M.Ö. 776 yılından beri Yunan şehirlerinde düzenlenmekte idi.
Modern olimpiyatların ve olimpizm düşüncesinin babası Fransız  Baron de Coubertin’dir. Dünya gençliğinin ortak bir idealle barışa hizmetini amaçlayan Coubertin, 1892 yılında olimpizmin ilkelerini açıkladı ve olimpiyatların yeniden düzenlenmesi için çaba göstermeye başladı .
Uluslararası Olimpiyat Komitesi(CİO) 1894 yılında Coubertin’in çabaları ile kuruldu ve ilk olimpiyatlara ev sahipliği yapacak olan Yunanistan’n temsilcisi Dimitrius Vekelas, kuruluşun ilk başkanı oldu. Vekelas’ın görevi 1896 da bitti. 1896-1925 yılla arasında Coubertin CİO başkanlığı yaptı ve olimpik hareketin kökleşmesini sağladı.
Olimpiyat Oyunları Olimpik ilkelere göre düzenlenirler. Olimpiyat oyunlarının amacı, olimpizmin içinde bulunan dostluk, kardeşlik, mükemmellik, daha iyi ve güzele ulaşmak, her türlü dil, din, ırk, politik görüş ve benzerlerinin üzerinde yaşayabilmeyi insanlara anımsatmak ve yaşatmaktır. Bu nedenle olimpizm, olimpiyat oyunlarının temel anlayışıdır.
Olimpiyat oyunlarını düzenleme onuru bir kente verilir. Kent seçim hakkı sadece Uluslararası Olimpiyat Komitesi’ne aittir. Komite oyunların düzenleneceği yıldan yedi yıl önce toplanarak resmi adaylık başvurusunu alır. Raporları inceler ve kent seçimini yapar.”
Soçi’nin bir dinlence merkezi olarak geliştirilmesine itiraz edilmemiştir. 140 km.lik kıyı şeridinin yapılaşmış olmasına itiraz edilmemiştir. Ama bu yapılaşmaya ek olarak Olimpiyat tesislerinin de inşa edilmesine, doğal ve arkeolojik alanların tahribi gerekçesiyle tepki gösteriliyor.
Soçi’de, düzenlenecek etkinlikler arasında olimpiyat oyunları, kültür- sanat etkinlileri, kentin tarihine en uygun etkinliklerdir. Bunları olumlamak, askeri tatbikatlar, fuarlar, DTÖ toplantıları v.s gibi etkinliklere ise tepki göstermek gerekir. Çünkü çayırları kızıla boyayan, olimpizm değildir. Yayılmacılıktır. Yayılmacılığın günümüzdeki temsilcisi  DTÖ dür. Onun önderliğinde çalışan, Bilderberg, Dış İlişkiler komisyonu, Üçyüzler, Üçlü komisyondur. Onların “round” dedikleri toplantılarıdır. Günümüzde yayılmacılık, küreselciliktir.
Atalarımızın kemiklerini sızlatacak olan, dostluk, kardeşlik, mükemmeliyetçilik, her türlü farklılıkların üzerinde yaşayabilme çabası değil, küresel şirketlerin oyuncağı olmaktır. Batının hesaplarına adanmaktır.
RF için, barış ve kardeşlik timsalidir diyemeyiz.  RF, Globalizmin içinde kendi oyununu oynamaktadır. Ancak her şeyden önce Çerkes cumhuriyetleri  RF içinde yer almaktadır. İki bağımsız cumhuriyet, RF nin koruma ve kollaması ile ayaktadır. Türkiye Çerkes’lerinin bunu görmezden gelerek RF’ nu hedefe koymaları en hafif deyişle sorumsuzluktur.
Sormak gerekir:
- Soçi’de olimpiyat oyunları düzenlemek mi yoksa tarihteki bir olayı kapanmamış bir hesap olarak günümüze taşımak mı olimpizme aykırıdır?     
-Soçi’de olimpiyat düzenlenmesi mi daha onur kırıcıdır yoksa Gürcistan yönetiminin safına düşmek mi?
-Thisinvali baskının, geçmişte soçi’de olanlardan geri kalır yanı var mıdır?  
Türkiye Çerkes’lerinin, bu protestoların sonuçlarının neler olabileceğini öngörmeye çalışmaları gerekirdi.  Ne var ki olacaklar ip uçlarını vermeye başladığı halde durup düşünmeye gerek görülmüyor.
Çerkes Cumhuriyetlerinin statülerinin aşındırılmaya başlandığını, Kuzey Kafkasya kökenlilerin saldırılara hedef olduğunu görüyoruz.
Çerkesler, Çerkes cumhuriyetlerinde azınlık durumundadırlar.  Bu cumhuriyetlerde yaşayan Ruslar, Kazaklar, Türkler v.s,  Çerkes’lere tavır koymaya başladıklarında ortaya çıkabilecek sorunları öngörmek zor olmasa gerek.
Hedefe konan ve düşmanlaştırılmakta olan RF ise, bir kez daha düşünmekte yarar vardır.
Ancak Çerkes’lerin düşüncelerini, tavırlarını vurabilecekleri bir mihenkleri yoktur. Mihenk; pragmatizmin ve ilkelerin, sınıfsal konuma göre şekillendirdiği var oluş stratejisidir.
Doğada tavşanlarda bile var olan şey bizde yoktur.
Olmadığı için de baştan sona yanlış, kendi çıkarlarımıza aykırı tavırlar geliştiririz. Kendi yaşadığımız yerde, kendi egemenlerimizin değirmenine su taşırız. O da yetmez, egemenlerimizin batılı efendilerine el ovuştururuz ..
 Sonra da çok bilmiş tavırlarla ata yurdundaki Çerkes’leri RF’nuna karşı kışkırtırız.
Rusya ile 1864 ten bu yana derinleşen güç orantısızlığına rağmen “özgüven” kazanıp RF’nu dize getirtmeye kalkarız.  Öyle ki; bırakın Soçi’yi, “Tarihi Çerkes Yurdu” diyerek Azak denizi ile Hazar’ın kuzeyi arasını sahipleniriz. “Tarihi yurdumuz”da”  Bağımsız Çerkesya”yı kurarız.
Özgüven Çerkes’lerin ulusal karakterlerinin omurgasıdır. Ama Nart da olsan gücünün sınırlarını bileceksin.
Öyleyse durup aynaya bakalım.  Aynada titanlar mı görüyoruz yoksa, yönsüz, ufuksuz, güçsüz, tükenişe doğru eriyerek giden bir Çerkes toplumu mu?
İşin başı: doğru bir durum tespiti ve sağlam bir strateji edinmektir
Her geçen gün biraz daha geç kalmış oluyoruz.
Tarık Bozkurt (9 Şubat’ta DÇH kurumsal mail adresine gelen yazı)
 
 
 
 
 
 

Yorumlar

YAZIMA EKLEME

Şubat 22, 2014 yazan Konuk, 6 yıl 34 hafta ago
Comment: 4127

19 Şubat'ta Azerbaycan'ın Gence şehrinde düzenlenen ve Türkiye–Azerbaycan–Gürcistan Dışişleri Bakanları’nın katıldığı “Üçlü Toplantı”da imzalanan bildiriyi ve DÇH'nin kınama metnini okuyunca, yazımda ciddi bir eksikliğin varlığını hissettim. Yazımın orjinaline eklediğim kısım şöyle: "Rusya, Soçi Olimpiyatları sürecinde gücün ve kontrolün tümüyle kendi elinde olduğunu gösterme adına çok büyük bir taktiksel hata yaptı. Eğer olimpiyat öncesi Kuzey Kafkasya halklarına ve taleplerine yönelik birkaç ciddi adım atsaydı, o halkları ve diasporasını yanına çekebilseydi, bugün "Kafkasya Baharı"nı koordine edenlerin pek çok adımını boşa çıkarmış olurdu. Henüz tümüyle şansını yitirmiş de değil."
Buyrun, küresel güçler arasındaki çekişmelerde taraflardan birinin yanında olmak yerine, böyle bir "strateji" üzerinden yürüyelim. Böylece, Amerikancılığı veya Rusyaseviciliği bizlere "strateji" diye servis edenler de "halkların stratejisi"ni görsün. Halklar yerine devletlere yakınlaşanların "reel okumalar"ı artık herkesi olduğu yere çivileyemesin..
Volkan DÜZENLİ
22/02/2014

vurucu cümle

Şubat 22, 2014 yazan Konuk, 6 yıl 34 hafta ago
Comment: 4126

Yazıları dikkatle okudum. Tarık Bey'in çoğu fikrine ve önerisine katılmıyorum ama ikisi de bilgi dolu yazılar. Volkan Bey'in yazısındaki bir cümle Tarık Bey'i uzun uzun düşenmeye yöneltmeli bence: "Rusya sizi terk edeli çok oldu ama bir türlü siz Rusya’yı terk edemediniz."
Aynı cümle bir süre sonra, işleri bitince kenara atılacak olan Amerikancılara da söylenecektir. Onlar da fazlasıyla hakediyor. Selamlar.

kısacası

Şubat 22, 2014 yazan Konuk, 6 yıl 34 hafta ago
Comment: 4125

Lafı evirip çevirmeden anladığımı yazayım. Tarık bey, Rusya'ya karşı ABD'nin yanında olanlara alternatif olarak, ABD'ye karşı Rusya'nın yanında olalım demiş. Hatta bunu ikna etmek, bizleri de yumuşatmak için soykırımı bile reddetmiş. Alternatif önerdiklerinden pek farkı kalmamış. Onlar da işine gelen yerleri kırpıyor işine geleni ekliyor. Ama Volkan beyin şu cümleleri aslında iki yazıyı da, durumumuzu da özetlemiş: "bir taraftan “Amerikancı” eğilimler, diğer taraftan “Rusya’yı kollayan” eğilimler, öbür taraftan Çerkesleri kendisine yedeklemeye kalkanlar ve sürekli Çerkesleri kullanmaya kalkan devlet aklı, tam bağımsız-demokratik-özgür-birleşik bir hat üzerinden eşitlikçi gelecek kurma işimizin ne kadar zor olduğunu gösteriyor. Evet zor ama imkansız değil." Budur. Sağolsun.

Amerikancı da Rusçu da aynı

Şubat 22, 2014 yazan Konuk, 6 yıl 34 hafta ago
Comment: 4124

Rusya'ya karşı Batı'nın(ABD,AB) yanında olanlarla, Batı'ya karşı Rusya'nın yanında olanlar aslında öz itibariyle aynılar. İki kesiminde ortak bir yanları var hep dikkatimi çekmiştir; tespitleri yanlış çıkınca ilk söyledikleri söz "hamaseti bırakın, strateji yapalım" olmuştur. Ona buna yedeklenerek yapılanları "strateji" diye kakalamaya çalışıyorlar. Nereye kadar? Halbuki, biz bu çıkmazı, 1864 öncesi ve 1994'lerde Çeçen mücadelesi döneminde yaşadık. Bir daha yaşamamalıyız. Yoksa, halimiz çekirgenin işine döner.
Tarık bey bazı noktalarda da haklı ama lafı "Rusya ile uğraşmayalım"a getirmesi pek hayra alamet değil.Tabiki savaş kışkırtıcılarının oyununa gelmeyelim ama Rusya'ya çıt çıkarmamak akıl karı değil. Volkan beyde ona buna yedeklenmeden her zamanki akıcı diliyle durumu anlatmış.
Bu yazılar, nasıl bir dönüm noktasında olduğumuzu da gösteriyor. Başarılar.

Dava Zaman Aşımı

Şubat 22, 2014 yazan Konuk, 6 yıl 34 hafta ago
Comment: 4123

Volkan bey, Tarık beyin uzun yazısından çıkardığım ve akılda kalan tek şey Çerkeslere uygulanan soykırımın tarihi ile soykırım yasasının çıkış tarihini göstererek, yapılanlara soykırım denemeyeceği idi. Ceza hukukunda dava zaman aşımı diye bir kavram vardır, bu kavramı en iyi solcular bilir. Değişik tarihlerde fikirleri yüzünden katledilen bir çok sol görüşlü aydının katilleri devlet korumasıyla 'dava zaman aşımı' yüzünden kurtulmuş ve ceza almamışlardır ama bu onların katil oldukları gerçeğini değiştirmemektedir. Bu nedenle bizlere yapılan soykırımı detaylarıyla anlattığınız yazınızdan Tarık bey gibi eksik bilgi sahibi olan soydaşlarımızın faydalanacaklarını umarım.
Hupşı Adnan ARSLAN

Premium Drupal Themes by Adaptivethemes