Ana içeriğe git

Bugün 30 Eylül: YAŞASIN ÖZGÜR ABHAZYA!..Devam oku     12 Eylül Darbesi ve Darbe ÇocuklarıDevam oku     8 MART DÜNYA EMEKÇİ KADINLAR GÜNÜ!Devam oku     DÜN MADIMAK'I YAKTILAR, BUGÜN HER YERİ!Devam oku     21 MAYIS Soykırımdır, Sürgündür, Asimilasyondur!Devam oku     1 MAYIS’ta Emeğimizle ve Kimliğimizle Varız!Devam oku     KAFFED BAŞKANI YAŞAR ASLANKAYA’NIN AKP'YE TRANSFERİ HAKKINDA!Devam oku     MAHMUT ÖZDEN'in Katilleri Halka Açıklansın!Devam oku     EYT Tüm Toplumun Meselesidir!-Volkan DüzenliDevam oku     Bugün 30 Eylül: YAŞASIN ÖZGÜR ABHAZYA!..Devam oku     

 

Kimler çevrim içi

Şu an 0 kullanıcı ve 1 ziyaretçi çevrim içi.

Kimler yeni

  • cerkes19
  • Kamilatam
  • dorukb
  • Ozcan Sanbay
  • Arslanbay

Kullanıcı girişi

EMPERYALİZM NEDİR? TÜRKİYE NEDİR?

Kapitalizmin ihtiyaç duyduğu iktisadi ve toplumsal düzeni ve bu düzenin Türkiye’deki karşılığını tarihsel dinamikleriyle detaylandırırsak bugünü daha iyi anlayabiliriz. Ayaküstü üretim ve tüketimlerin rağbet gördüğü günümüz koşullarına rağmen bunu yapmalıyız. Başlayalım..
                EMPERYALİZM NEDİR? TÜRKİYE NEDİR?
Baştan belirtmekte yarar var; kimimiz için okunması yorucu bir çalışma olabilir, bir çırpıda tüketip başka bir konuya yönelmek isteyenler için cazip de gelmeyebilir. Fakat, ait olduğumuz sınıfın/halkların/kimliğin durumunu, neden-sonuç ilişkilerini anlamaya ve olası çözümlerini geliştirmeye hizmet etmek içindir. Emperyalizmin tanımıyla başlayalım..
Emperyalizm, tekellerin yönettiği bir devletin diğer devletleri siyasal ve ekonomik egemenliği altına alması, yayılmacı politikalar izlemesidir. Bütün kapitalist sistem bir avuç tekelin kontrolündeki birkaç ‘gelişmiş devletin’ egemenliği altındadır.  
Kapitalizmin doğası ve gelişimi, tekelleşmeye ve sermayenin merkezileşmesine yol açar. Bu gelişme, mali sermayenin gücünün artması ile köklü değişimlere yol açarak kapitalizmi yeni bir aşamaya ulaştırır. İşte kapitalizmin bu en üst aşamasına EMPERYALİZM denilmektedir. Emperyalist sistem, kapitalizmin kökenindeki özelliklerin bir uzantısı olarak ortaya çıkıyor ve onun en yüksek aşamasını temsil ediyor. Bugün Emperyalizm, en vahşi ve kanlı aşama olarak dünya kapitalizminin son evresidir.
Son evresine geçen kapitalizmin ekonomisini, 1970’lerin başında yaşadığı petrol krizi ve Vietnam bozgunu gibi gelişmeler, yapısal krize soktu. Yeni bir iktisadi ve toplumsal düzene ihtiyaç duydu: Bunun adı, Neo-liberalizm.
Türkiye’de de yeni-sömürgeci kapitalizm restore edildi. 12 Eylül darbesiyle güçlenen bu süreç, halkların bilincinde neo-liberal bir altyapı oluşturarak, tarihsel çarpıtmalarla yürütüldü.
Yeni-Sömürgecilik ve Türkiye
2. Paylaşım savaşı, emperyalist sömürünün yeni bir biçim almasına yol açar. Dünyanın üçte birinin devrimler ve ulusal kurtuluş savaşlarıyla kapitalist sistemden kopmasıyla birlikte dünya pazarı alabildiğine daralmıştır. Ayrıca; emperyalizmin fiili işgalle yürüttüğü sömürü, yarı-sömürge ülke halklarında ulusal bilincin uyanışını hızlandırmış ve giderek çoğalan ulusal kurtuluş mücadeleleri emperyalist sistemi sürekli tehdit eder hale gelmiştir. Ayrıca, üretimin ve sermayenin daha da yoğunlaşması ve emperyalistlerin bunalımlarının had safhaya çıkması sömürgecilik ilişkilerinde değişikliğe başvurmalarını getirir.
Yeni-Sömürgecilik ilişkilerinin başlamasıyla; emperyalizm daralan pazar sorununu çözmek için kapitalizmi yukarıdan aşağı geliştirerek yeni pazarlar elde eder. Eski teknolojiyi aktararak, patent hakkı, yardım kredileri ve borçlandırma yöntemlerini kullanarak kendine bağımlılığı arttırır ve sömürü alanını genişletir. Ezilen halkların ‘milli’ tepkileri karşısında, kendi halkına karşı emperyalizmin çıkarlarını koruyup kollayacak yerli işbirlikçiler yaratır. Böylece yeni-sömürgecilik daha masrafsız ve risksiz; daha geniş pazar ve daha fazla sömürü olanağı yaratan bir yöntem olarak şekillenir. Geri bıraktırılmış ülkelerde eskiye göre kapitalizm gelişmekte, ama yoksullaşma, işsizlik, açlık çığ gibi büyümektedir. 
Yeni-sömürgecilik, klasik sömürgecilikteki açık işgalin yerini gizli işgalin almasıdır.. Böylelikle halkların ulusal bilinci çarpıtılarak, emperyalist sömürü gizlenmeye çalışılır. Azgın sömürüsüyle sermayesini sürekli yoğunlaştıran emperyalizm, ulaştığı teknolojik üstünlüğü kullanarak, sömürge ülkelere ihraç ettiği sermayenin bileşenlerinde karlı değişikliklere gider. Bu, daha az nakit sermayeyle daha çok kar elde etmesini sağlar. 
Yukarıdan aşağıya, montaj sanayi temelinde gelişen çarpık kapitalizm, yeni-sömürgeciliğin bir başka ayırt edici özelliğidir. Çarpık da olsa gelişen kapitalizm, tek tek sömürgelerin iç pazarını geliştirerek, emperyalizmin metropollerde yoğunlaşan sermayesini atıl durumdan kurtarmasını sağlar.
Yeni-sömürgelerde emperyalizm ve onun işbirlikçisi yerli tekelci burjuvazi lehine oluşan oligarşik yönetimler ve sömürge tipi faşizm, yeni-sömürgeciliğin diğer temel özellikleridir. 
2. Bunalım döneminde taktik planda uygulanan yeni-sömürgecilik yöntemleri, 3. Bunalım döneminde sistemli bir strateji haline gelir. Yabancı sermaye, görünüşte bağımsızlıkları tanınan ülkelere ‘ithal ikameci’ ve ‘ulusal sanayileri destekleme’ adı altında giriyordu. Bu durum, en sinsi sömürgecilik sistemi olarak şekillenmişti. Bağımsızlığın “bir bayrak ve ulusal marş” olarak anlaşıldığı bu sistemde amaç, sadece sömürge ülkelerin doğal kaynaklarını emperyalist ülkelere aktarmak değil, aynı zamanda ülke içinde montaj sanayi yaratmak, iç pazarı genişletmek ve halkların ucuz işgücünden yararlanarak daha pervasız bir sömürüyü hayata geçirmekti. Halkların ulusal bilincini çarpıtmak ve pazarlarını genişletmek için 1945-’50’li yıllardan itibaren hızla geliştirilen yeni-sömürgecilik, halkların daha pervasız bir sömürüye maruz kalmasıdır. 
Truman doktrini adı altında ABD tarafından geliştirilen sistemli bir politikayla; “kalkındırma” adı altında verilen Marshall yardımı gibi ekonomik-askeri kredilerle yeni-sömürge ülkeler borçlandırılmıştır. Borç büyüdükçe finansman sağlayan IMF, Dünya Bankası gibi kuruluşlar ülkeyi yöneten sömürge valilerine dönüşür. Yeni-sömürge ülkelerin emperyalist ülke ve kurumlarına borçları, 1955 yılında toplam 8.7 milyar dolarken, bugün 2 trilyon doların üzerine çıkar. Türkiye’nin 1950 yılında 277 milyon dolar olan borcu, bugün 350 milyar dolardır. 
Verdikleri kredi ve borçların nasıl kullanılacağını da anlaşmalarla belirleyerek ülkeyi tümüyle denetimlerine alırlar, kendilerine bağımlı bir çarpık kapitalist yapının oluşmasını sağlarlar. 
Yüzyıllara varan sömürgeciliğin en üst seviyesine ulaşarak, sömürge ülkelerin zenginliklerini belli merkezlere akıtması sonucu emperyalizm, sermaye yoğun üretimin en gelişmiş biçimi olan ileri teknoloji ve bilimsel araştırmalarda büyük bir üstünlük sağlamıştır. Bu üstünlük, dünya pazarlarını elinde tutan tekellerin, meta ihracı, patent, know-how, marka ve isim haklarıyla yerlerini pekiştirmesini mümkün kılmıştır.
Emperyalizm, yeni-sömürge ülkelerde, özellikle dayanıklı ev aletleri ve otomotiv sanayi gibi alanlarda montaj sanayini geliştirir. Montaj sanayi, tamamıyla emperyalizmin pazar ihtiyaçlarına göre oluşan, emperyalist tekellerin büyük karlar elde etmesini sağlayan bir niteliktedir. Yeni-sömürgeler için montaj sanayi, yedek parçasından sermayesine kadar dışa bağımlı, altyapı ve rekabetten yoksun ve kendini geliştirme dinamiklerinden yoksun bir sanayidir. Çarpık kapitalizm ve montaj sanayi, yeni-sömürgelerin kalkınmasının önünde engeldir. Sanayi yatırımları, yeni-sömürge ülkelerin ihtiyaçları yerine, emperyalizmin ihtiyaçlarına göre yapıldığından, sektörler arası ve sektörlerin kendi içindeki dalları arasında bağlantılar kopuktur. Keza, yeni-sömürge ülkelerdeki hammadde ve yeraltı kaynakları çoğunlukla doğrudan emperyalist merkezlere taşındığından, işlenmiş mamul ve maden sanayi gelişmemektedir. Yeni-sömürge ülkeler, sattığı hammaddenin işlenmiş halini fahiş-fiyatlarla almak zorunda bırakılmaktadır. 
Emperyalist tekellerin acentası durumundaki yerel egemenler bu süreçte kredi ve teknoloji desteğinde tepeden inme sanayiciler olarak ortaya çıkmışlardır. Ülkemizde bakkalcılık, hamalcılıktan gelmekle övünen Koç’lara, Sabancı’lara son 20 yılda “din soslu” sermayedarlar eklenmiştir.
Montaj sanayi yerli görünümüne rağmen, emperyalist tekellerin üretiminin düşük kalitede kötü bir taklitle ihraç edilmesidir. Montaj sanayine bağlı çarpık gelişim, yeni-sömürge ülke ekonomilerinin emperyalizmle tümüyle bütünleşmesini sağlamaktadır. Bu da emperyalistlerin ekonomik bunalımını para ayarlamaları gibi yöntemlerle yeni-sömürgelere aktarmasını kolaylaştırmaktadır. 
Emperyalizmle işbirliğine girerek tekelleşen ve ülkede hakimiyeti ele geçiren yerli kapitalistlerin kaderi kopmaz biçimde efendilerinin kaderine bağlanır. Her fırsatta “biz batarsak siz de batarsınız” diyen işbirlikçiler, efendilerinden daha çok kredi ve işbirliği istemektedir. Hükümetlerin emperyalizmin bir dediğini iki etmemeleri de, efendilerine yaranarak sömürüden daha çok pay almak ve hep sallantıda olan iktidarlarını sağlamlaştırmak içindir. Emperyalistlerle işbirlikçileri arasındaki kader birliği, sistemin güvenliğinin sağlanmasında da had safhada sürmektedir. Dünya ölçeğinde “hür dünya” demagojileriyle yürütülen askeri işbirliği ülke içinde de işbirlikçi ordular aracılığıyla sürmektedir.
Emperyalizmin Sömürünün Siyasi-Askeri Dayanağı..
Emperyalist sömürü, hiç bir ülkede siyasi ve askeri dayanağı olmadan süremez.. Halkların er ya da geç emperyalist sömürüye başkaldıracağı, sömürüden kurtulan halkların örneklerini izleyeceği gerçeğinden yola çıkan emperyalizm, açık işgalin yerine gizli işgali koyarak sömürüsünü güvence altına almak istemektedir. Bu güvence, bağımlı ülke halklarının tepkisini dizginleyecek ve doğrudan emperyalist çıkarları koruyacak merkezi baskı aygıtlarına sahip olmasına bağlıdır. Yeni-sömürgeciliğin temel dayanaklarından biri olan yerel güvenlik aygıtları, emperyalizme birçok avantaj sağlamakta, bu aygıtlar sayesinde her sömürgeye asker gönderme ve sürekli açık işgalin getirdiği büyük harcamalardan da kurtulmaktadır. Emperyalist devlet, bu orduları, giydikleri bottan kullandıkları silahlara kadar kendisine bağımlı hale getirmektedir. 
Yeni-sömürgecilik ilişkilerinin geliştiği ekonomik ve siyasal zeminde serpilen bu ordular, emperyalizm adına hareket etmektedir. Emperyalizm, sömürü ilişkilerini garantiye almak için bu orduları kendi ordu kurmaylığına bağlayacak ilişki ağları yaratmaktadır. NATO, SEATO vb. uluslararası ve bölgesel askeri paktlarla doğrudan karargahlara bağlanan bu ordular, en fazla güvendikleri ve destekledikleri kurumların başında gelmektedir. 
Emek düşmanlığı temelinde ezberci bir eğitimden geçirilen kolluk kuvvetlerinin çoğu, emperyalizmin askeri merkezlerinde özel eğitime tabi tutulmaktadır. Ülkemizde de birkaç istisna hariç, tüm üst düzey personel bu eğitimlerden geçmiş, NATO karargahlarında eğitmenlerinin gözüne girmeyi başarmış kişilerdir. Birçok generale ABD’nin “Liyakat (bağlılık) Madalyası” vermesinin nedeni; emperyalizm adına kendi halkını “kontrol eden” bir ordunun kurmayları oldukları içindir. 
Emperyalizm, askeri güce bölgesel çıkarlarının muhafızlığı misyonunu da yükler. Zaten emperyalizmle bütünleşmiş ülkelerin ekonomik-siyasi ve askeri güçleri, Truva Atı rolü üstlenir. Aynı zamanda gizli işgalin yedek gücünü oluşturan askeri üsler (İncirlik Üssü gibi), Kafkaslar Güvenlik Paktı gibi askeri-siyasi-ekonomik örgütlenmeler emperyalist tekellerin güvenlik içinde kar etmesi için çalışır. 
Özellikle Türkiye’de bu aygıtlar, Amerikan çıkarları için bugün açıkça Ortadoğu, Kafkaslar ve Balkanlar’da Truva Atı rolünü oynamaktadır. Türkiye’nin bölgede stratejik önemini çok önceden keşfeden emperyalistler, bağımlılık ilişkilerinin geliştirilmesine de özel önem vermektedirler. 
Emperyalizm sadece kurumları değil, toplum içinden de kendisine doğrudan veya dolaylı olarak bağlı 'yarı-resmi' yapılar oluşturur. Örneğin, 12 Eylül öncesi "Ülkücü komondalar" olarak tabir edilen kesimin tüm eğitim vs. masraflarının CIA tarafından karşılandığı devletin en üst konumlarınca defaten itiraf edilmiş ve pek çok olayda kanıtlanmıştır. Bu konu ayrı bir başlıkta incelenmesi gereken detaylı bir konudur. O nedenle, emperyalizmin işleyiş sürecine ve kavramlarına geri dönelim..
Yeni-sömürgeciliğin en belirgin farklardan biri olarak, emperyalizmin yeni-sömürgelerde içsel olgu haline gelişinin, yukarıdan aşağıya geliştirdiği çarpık kapitalist yapı ve işbirlikçi tekelci burjuvazi aracılığıyla mümkün olmasıdır. Yerel tekeller aracılığıyla iç pazarın denetimini elinde tutarak kendi pazarının uzantısı haline getiren emperyalizm, bu ekonomik altyapıya göre şekillenen üstyapı kurumlarını da egemenliğine almaktadır. Kapitalizmin yukarıdan aşağıya çarpık gelişmesi ve burjuva demokratik devrimlerin gerçekleşmemiş olması yeni-sömürge ülkelerde pre-kapitalist unsurların varlığını korumasına yol açmaktadır. İşbirlikçi tekelci burjuvazi, toprak ağaları ve tefeci bezirganları çıkarları gereği oligarşik ittifak içinde bir araya getirmektedir. Tüm yeni-sömürge ülkelerde, ekonomik ve siyasal güçsüzlük, egemen sınıflar arası çelişkilerin yoğunluğu ve halk kitlelerinin düzene karşı memnuniyetsizliği sürekli bir milli kriz oluşmasına neden olur. Bu koşullarda toplumsal muhalefetin varlığına karşı, düzenin kendini koruması ancak sömürge tipi faşizmle mümkündür. Bir yönetim biçimi olan sömürge tipi faşizm, klasik faşizmden yapısal farklılıklar gösterir. Almanya ve İtalya’daki klasik faşizm örneklerinde olduğu gibi aşağıdan yukarıya gelişmez. Emperyalizmin müdahalesiyle gelişir ve kurumlaşır. Emperyalizm genel bunalımını hafifletmek ve karını daha fazla arttırmak için daha fazla sömürdüğü ülkelerde çelişkileri derinleştirir. Halkın yoksulluğu ve memnuniyetsizliğinin daha da artması yönünde çelişkilerin derinleşmesi ve egemen sınıflar arası çelişkiler, yönetememe durumunu geliştirmiş ve siyasi istikrarsızlık süreklileşmiştir. Bu koşullarda görünüşte bir parlamento olmasına karşın devlet biçimi sürekli faşizm veya sömürge tipi faşizmdir. Krizin iyice boyutlandığı durumlarda 12 Eylül gibi askeri faşist darbelere başvurulması ve toplumsal muhalefetin ezilmesi; kapatılan parlamentonun tekrar açılması, sömürge tipi faşizmin gizli(parlamenter) ve açık(askeri cunta) olmak üzere iki biçimde icra edilişini göstermektedir. Zira zorunlu olmadıkça açık faşizme başvurmazlar. Toplumsal mücadelenin gelişerek iktidarlarını tehdit ettiği, emekçi sınıfın ekonomik-demokratik mücadeleyi yükselttiği ve oligarşi içinde büyük toprak sahipleri ve tefeci-tüccarların sömürüden aldığı payı tekeller aleyhine yükseltmeye çalıştığı durumda açık faşizm yöntemine başvururlar.
Yeni-sömürgecilik ilişkilerinin sömürge ülkelerde ortaya çıkardığı bir özellik de suni denge olgusudur. Suni denge, 3. Bunalım Dönemi’nde ortaya çıkan yeni-sömürgelere özgü bir özelliktir. Tüm yeni-sömürge ülkelerin kendi özgün şartlarına göre şekillenen suni denge, toplumsal mücadelenin gelişimine bağlı olarak zayıflar veya güçlenir. Suni dengenin varlığı, kitlelerin memnuniyetsizliğini hiçbir şekilde ortaya koyamaması ya da kitle hareketinin olmaması değildir. Suni denge, emperyalizmin 3. Bunalım Dönemi’nde, yeni-sömürgecilik ilişkilerinin yarattığı sosyal, siyasal, ekonomik olguların bir sonucudur ve kitlelerin kendisini yoğun bir sömürüye, yoksulluğa, baskıya, yozlaşmaya ve sefalete mahkum eden düzene duyduğu tepkinin büyüklüğüyle, bu tepkiyi eyleme dökmedeki farkın açıklanmasıdır. Bu ülkelerde suni dengeyi ortaya çıkaran olgular şunlardır:
1- Açık işgalin gizli işgale dönüşmesi ve bunun sonucu olarak halkın milliyetçi tepkilerinin, ‘gavura’ alerjisinin nötralize olması 2- Yukarıdan aşağıya çarpık anlamda da olsa kapitalizmin geliştirilmesi, feodalizmin çözülmesi ve pazarın genişlemesi sonucu ortaya çıkan nispi refah olgusunun, görünüşte çelişkileri yumuşatıcı etkisi. 3- Kapitalist gelişmeyle birlikte güçlü merkezi devlet otoritesinin ortaya çıkması ve ülkenin en ücra köşelerine kadar denetim kurması. 4- Emperyalizm ve oligarşinin güçlü ideolojik hegemonyaya sahip olması ve bunların halk kitlelerinin düşüncelerini köreltici etkisi ile, emperyalizmin pasifikasyon yöntemlerinin uygulanmasında kazandığı tecrübe birikimi.
Emperyalizmin Masalları Gerçekleri Gizleyemiyor..
Yeni-sömürgecilik ilişkilerinin 60 yılı aşkın tarihi ezilen halklar için büyük bir yıkımdır. Yoksulluk ve sefalet “kalkınma”, “sanayileşme”, “gelişme” ve “çağ atlama” masallarıyla beraber katlanarak büyümektedir. Oysa “kalkınan” ve “çağ atlayan” emperyalist tekellerdir. Halkların bu sefaletine karşın sadece 500 uluslararası tekel, yıllık dünya gelirinin yüzde 35’inden fazlasına el koyuyor. Buna karşılık, yeni-sömürge ülke halkları daha az yaşıyor, daha çok hastalanıyor; daha az doktor bulabiliyor, daha çok baskı görüyor; daha az eğitim alıyor, daha çok katlediliyor, daha az ücret alabiliyor, daha çok sömürülüyor.
1949 yılında, emperyalist ülkelerle yeni-sömürge ülkeler arasındaki gelir farkı 16 kattı. Yeni-sömürgecilik ilişkileri gelişti; bu uçurum, günümüzde 80 katı aşmıştır. 
Emperyalizmin son 20 yıldır elde ettiği psikolojik moral üstünlük, yeni-sömürgecilik ilişkilerinde büyük bir değişiklik yaratmadı. Değişen, emperyalizmin genişleyen pazarları ve daha da azgınlaşan kar arzusudur. Tekellerin yatırımlarının bir kısmını ülke dışına kaydırmaları, ihracatlarını arttırmaları niteliklerini değiştirmemiştir, değiştirmez.
Emperyalizmin Algı Yönetimi ve Güncel Örnekler..
Sömürüyü olağanlaştırmak ve halkları sömürülmeye ikna etmek için algı yönetimi kullanılıyor. İstedikleri algıyı oluşturmak için iktisadi “uzman”lara ihtiyaçları oluyor. Ancak, bu durumu deşifre eden yayınlar da çıkıyor. Mesela, 2012’de Londra’da yayınlanan ”İktisatçılar ve Güç Sahipleri- Ismarlama Teoriler, Çarpıtılmış Gerçekler, Büyük Mükafatlar” adlı kitap ta Norbert Haring ve Niall Douglas şunu yazdı: ”CIA güdümündeki (Rand Corporation, Ford Foundation gibi) düşünce kuruluşları bir dizi ekonomisti finanse ederek piyasayı istedikleri gibi manipüle ediyor. Bu ekonomistlere yüksek maaşlarla medyada büyük olanaklar sağlanıyor; köşe yazarı ve tv’lerde yorumcu yapılıyor.”
Bu iktisatçılar bilim adamı olmak yerine kapitalizmin ideologluğunu yapıyorlar, algı yönetimine hizmet ediyorlar. Gerçeklerin üzerini örtüyor ve krizleri gözlerden uzak tutuyorlar. Dahası var; bugüne kadar CIA ve Pentagon ile çalışan 36 iktisatçı Nobel ödülü kazandı. F. Hayek’e, darbeci Pinoche’nin danışmanı M. Friedman’a, Şikago Okulu’ndan G.Stigler’e,, R. Coase’yeve G. Becker’e Nobel ödülü verildi! Bu “filmin” senaryo yazarları hep Nobel ödülü aldı! Bu neo-liberal değerleri savunanlar, gazetelerde yazdırılıp tv’lere çıkarıldı, her konuda “bir bilen” oldular. Halkı ezen bu iktisadi ve toplumsal plan “devrim” diye anlatıldı dört bir yanda. İlk 20 kanala ve en çok satan 20 gazeteye dikkatle bakın; klonlanmış kişileri göreceksinizdir.
Bu “film” Türkiye’ye T. Özal’la, 24 Ocak 1980 kararlarıyla geldi, 12 Eylül askeri darbesiyle gösterime sokuldu. M. Thatcher, dünyaya “demir leydi” diye, T.Özal’da “devrimci” diye yutturuldu. Son 10 yıldır “devrimci” diye R.T. Erdoğan’a övgü yapıldığı gibi. Oysa, bugüne kadar Türkiye’de emperyalizmin çıkarlarını korumakla görevlendirilmiş olan tüm iktidarlar gibi, AKP iktidarının da ekonomi politiği iflas etmiştir. Türkiye halklarını sömürme üzerine kurulu emperyalist-kapitalist düzeneği geri dönülmez bir şekilde tıkamak, AKP iktidarına nasip olmuştur. 
2000’li yıllarda küresel ekonominin taleplerini karşılamakta oldukça hevesli olduğu bilinen Adalet ve Kalkınma Partisi(AKP) ekonominin ve siyasetin dümenine geçti. Türkiye ekonomi geleneğindeki ithal ikameci ve korumacı politikalar yerine ihracat desteğiyle kalkınma modelini uygulayan AKP, 13 yıllık iktidarı döneminde kendisine güvenen ve destekleyen küresel aktörleri, uluslar arası ve yerel tekelleri yanıltmadığını ekonominin ve siyasetin her alanında defaten gösterdi. Nerdeyse tüm kamu kurumları başta uluslar arası şirketlere olmak üzere satılarak özelleştirildi. Buna rağmen dış borç katlanarak büyüdü. Özelleştirmeden ve borçlanmadan gelen kaynaklar, üretime ve rekabete dayalı ekonomik hayata geri dönüşümü olmayan "duble yol" ve inşaatlara aktarıldı. Bu ve benzeri nedenlerden ötürü, ülke tarihinde neo-liberal akımın en çok mesafe kat ettiği  ve memnun olduğu dönem, AKP’nin iktidarda olduğu dönemdir. 
Diğer taraftan, kimse olup bitene yeterince ses çıkaramadı. Çünkü; askeri darbe ve devamındaki tüm “sivil” iktidarlar muhalefeti işkencelerden geçirip cezaevine tıktı. Toplumsal muhalefet; "feminist, çevreci, eşcinsel, yeşiller, hayvan hakları ve etnik milliyetçilik" gibi küçük gruplara bölündü. Bu gruplar kendi özellerinde haklıydılar ancak bu haklılık üzerinden nihayetinde emekçi halklar arasında yapay ayrılıklar oluşturuldu. İşte tam da bu yüzden, sürece bütünlüklü bakmalı, ‘Emek-Kimlik” mücadelesi birleşik ele alınmalı diyoruz.
Rusya Özelinde “Emperyalizm” Tahlili..
Emperyalist bloğa son 10-15 yıl içerisinde sermaye birikimiyle, yayılmacı siyasetiyle Rusya’da eklenmiştir. Rusya’nın tarihsel süreci, sosyalist dönemi, 1990 sonrası süreci ve küresel güçler arasındaki konumlanışı birleşik ele alınması gereken konulardır. Şimdilik şu karşılaştırmalı analizi yapabiliriz: Yukarıda bahsi geçen tanımları, sermaye birikimini/ihracını, kaynakların aktarımını ve yerel orduların emperyalizmin güvenliği adına kullanılmasını veri aldığımızda; ABD Irak’ta ne yaptıysa, Rusya Çeçenya’da onu yaptı, ABD Türkiye v.b. ülkelerde ne yaptıysa Rusya Abhazya ve Osetya’da aynısını/benzerini yapmakta diyebiliriz. Bu durumun çıktıları bağlamında; “Arap Baharı” ile “Kafkas Baharı”nın en önemli ortak yanları ise şöyle: Bir kesim, ABD’ye karşı büyüyen haklı tepkileri Rusya’ya desteğe dönüştürmeye çalışıyor. Aynı şekilde başka bir kesim de Rusya’ya karşı büyüyen haklı tepkileri ABD’ye desteğe dönüştürmeye çalışıyor. Birbirinden farksız olan bu fırsatçı iki kesimin tüm argümanları ve gelişim seyirleri, bahsi geçen küresel aktörlerin ilerleyişi ve gerileyişiyle tamı tamına paraleldir. Kimlerle geldilerse onlarla gidecekler dersek, abartış olmayız. Hayatın akışı malum..
Rusya’daki tekeller ve uluslar arası mecradaki karşılıkları başlı başına ayrı bir yazının konusudur.
 
Yukarıda detaylandırmaya çalıştığım verilerin, “iktidar savaşı” v.b. eksende ülkedeki son gelişmeleri ve küresel gelişmeleri farklı bir pencereden gözden geçirmeye vesile olmasını umut ediyorum.
Emperyalizme ve faşizme kızılmaz, mücadele edilir..
Volkan Düzenli 
 
Kaynaklar: Yerel ve uluslar arası muhalif basın
Premium Drupal Themes by Adaptivethemes