Ana içeriğe git

MAHMUT ÖZDEN'in Katilleri Halka Açıklansın!Devam oku     EYT Tüm Toplumun Meselesidir!-Volkan DüzenliDevam oku     Bugün 30 Eylül: YAŞASIN ÖZGÜR ABHAZYA!..Devam oku     3. Havalimanı İşçileri Pervasızlığa İsyan Etti!Devam oku     12 Eylül Darbesi ve Darbe ÇocuklarıDevam oku     Gençlerin Adıgey Gezisinden Notlar-Adnan ArslanDevam oku     Sözmez Baykan'ı ve Mücadelesini Selamlıyoruz!.Devam oku     Ah o gemide ben de olsaydım…- Murat SevinçDevam oku     Rusya’nın Anadil Yasasına Karşı 126 Kurumdan Çağrı!Devam oku     Anadillerin Seçmeli Yapılmasıyla İlgili Forum’un ArdındanDevam oku     

 

Kimler çevrim içi

Şu an 0 kullanıcı ve 3 ziyaretçi çevrim içi.

Kimler yeni

  • cerkes19
  • Kamilatam
  • dorukb
  • Ozcan Sanbay
  • Arslanbay

Kullanıcı girişi

AKP iktidarının ittifak halleri–Mustafa Kalay

Bağlılığın ifadesi olarak, yıllarca Erbakan Hoca’nın dizinin dibinde oturduktan sonra, Recep Tayyip Erdoğan ve arkadaşlarının (çoğu için eski ifadesini kullanmak sanırım pek abes olmaz) “Milli Görüş gömleğini çıkarıyoruz” demeleri ve Hoca’yı yüzüstü bırakmaları ne kadar pragmatist olacaklarına ilişkin ip ucu veriyordu.
Zaman ilerledikçe bu konudaki maharetlerini hep beraber izledik. 
İktidarlarının ilk yıllarında hoşgörülü ve empati düşkünü göründüler. Ordunun çıkışlarını yumuşak başlı bir şekilde karşıladılar. Zaman zaman içlerinden birileri gerçek niyetlerini belli edecek ifadeler kullansa, işin mutfağında yer alan ve deneyim sahibi olanlar (“Bülent abi” gibileri) hemen devreye girip karşı tarafı rahatlatıcı ve anı kurtarıcı açıklamalarda bulundular. Bu anlamda liberalleri kendinden geçirecek, demokratların, solcuların, Alevilerin, Kürtlerin, gayrımüslimlerin hoşuna gidecek laflar etmekten sakınmadılar. Kimi zaman devletin tarihsel zorbalıklarını ve katliamlarını ifade eden oldular, kimi zaman katliamlara uğrayanların anısına duygulanıp göz yaşı döktüler(!). Herkesin, özellikle de karşı taraftan olanların (siyasal düşüncesi, inancı ve etnik kökeni farklı olanlar), devletin hışmına uğrayanların sempatisini kazanmaya çalıştılar. Başta Erdoğan olmak üzere, AKP kurmaylarının pragmatist tutumu yurtdışı ilişkilere de yansıdı. ABD ve AB’nin onayını ve desteğini almak için gayret gösterdiler. ABD politikalarının bölge sözcülüğünü üstlendiler. Komşu ülkelerle sıfır sorun ve dostane ilişkilerden dem vurarak, hamilik yapmaya çalıştılar. Avrupa Birliği’ne girmeyi öncelikli hedef olarak sundular. Yurtiçinde Avrupa Birliği’ne girdik gireceğiz havası yarattılar. Sık sık Kopenhag Kriterleri’ne atıfta bulundular. Kısacası hem yurtdışında, hem de yurtiçinde farklı çevrelere güven vererek desteklerini maksimize etmeye çalıştılar. En azından iktidarlarının ilk 10 yılı için, bu konuda oldukça başarılı olduklarını kabul etmek durumundayız.
Aslında AKP iktidarının ilk 10 yılı, belli bir oy potansiyeli olmakla birlikte, ülke içinde ve dışında belli çevreler arasında varılan bir uzlaşının/bir mutabakatın sonucudur. Ülke içi mutabakatın en aktif bileşeni Gülen Cemaati idi. Köken ve ideolojik uyum nedeniyle Gülen Cemaati bir çeşit doğal müttefik sayılırdı. Cemaatin ülkeyi yönetecek kadroları, AKP’nin de içeride ve dışarıda varılan mutabakat ve sağlanan destek sonucu iktidar olacak gücü vardı. Cemaat ve AKP son derece uyumlu bir ortaklık sürdürüyorlardı. Bu uyuma ve yukarıda ifade edilen çevrelerin desteğine rağmen, kimi sivil uzantılar içeren ordu merkezli hükümet karşıtı çıkışlar devam etmekte idi. Süreç ilerledikçe kadrolaşan, güçlenen ve özgüven kazanan iktidar (AKP ve cemaat iktidarı), kendilerine yönelebilecek olası çevreleri/odakları kapsayacak ehlileştirme operasyonu için düğmeye bastı. Bu operasyonlar kapsamında, başta ordu olmak üzere, devlet içi odaklara öncelik verildi. Hedef, devlet mekanizmasını ele geçirmek ise; sistemin sahibi görünene (kurucu unsur benim diyen), ihtiyaca binaen (!) yönetime el koyma alışkanlığı olana yönelmeniz gerekir. Tabi ki yürütülen operasyonların koç başı doğal müttefik Gülen Cemaati oldu. Gidişata bakılır ise hükümetin gözetiminde inisiyatif Cemaat’e verilmişti. Zamanla, yürütülen operasyonları amacından saptırmak, işlevsizleştirmek ve sulandırmak için işin ucu olmadık yerlere vardırıldı. Bu şekilde, devlet adına suç işleyenler (darbeciler, darbe girişiminde bulunanlar, faili meçhul cinayet işleyenler, işkenceciler…) adeta koruma altına alınıyordu. Bu konuda taraflar (hükümet ve cemaat) mutabık mıydı? Her bir tarafın kendine özgü ilişkileri ve bu ilişkiler çerçevesinde gizli ajandaları var mı idi? Cemaati yönlendiren odaklar (ulusal ve uluslararası) oldu mu? Bu soruların net yanıtları taraflarda gizlidir.
Yaşanan ayrışma ve çatışmanın boyutu,  gizli hesaplara dayalı bir çeşit ihanet ihtimalini güçlendirmektedir. Bu ihanet tek taraflı mıdır yoksa karşılıklı mıdır? Bilinmez. Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AKP tüm olanların sorumluluğunu bir süredir “paralel yapı” olarak tanımladıkları Gülen Cemaati’ne yıkmaktadırlar. Cemaat, hedef olma pahasına, AKP iktidarının “hukuk dışı kimi faaliyetlerini” ve “yolsuzluk tapelerini” neden ifşa etti? Bu hayati soruyu Cemaat mensuplarına sorarsanız hukuka olan bağlılıkları ve yolsuzluk karşıtı tutumları onları bu yola itti. Hayır kurumluğundan milyar dolarlara hükmeden bir sermaye imparatorluğuna dönüşmeleri, dünyanın geri bırakılmış sömürge ülkelerinde eğitim adı altında asimilasyon yapmaları, sistemi kontrol ve idare etme amaçlı sinsice kadrolaşmaları, onlarca hukuk dışı uygulamaları ortada iken, buna kimi inandırabilirler ki? Bu gerekçeler inandırıcılıktan uzak olduğuna göre; iktidar nimetlerinin (rant, statü, alan…) paylaşımındaki olası anlaşmazlıklar tek başına durumu açıklar mı? Hiç sanmam. İktidarın ilk 10 yılında olduğu gibi karşılıklı kazan kazan politikasına dayalı paylaşım varken,  menzile varma adına cemaatin en temel stratejisi uyum ve sabretmek iken, bu çapta bir çatışmayı göze almak için daha esaslı gerekçeler olmalı.
Fethullah Gülen’in ordu ve MİT ile olan ezeli ilişkileri ve Cemaat’in Türk-İslamcı anlayışı dikkate alındığında, önce operasyonların amacından saptırılması (kontrgerilla merkezli kimi odakları koruma amaçlı olabilir), sonrasında Erdoğan hükümetinin “yolsuzluk” ve “hukuksuzluk” içeren ilişki ve uygulamalarının ifşa edilmesi hayli ilginç değil mi? Buradaki temel amaç kontrgerillacı geleneksel devlet anlayışını korumak, Erdoğan ve AKP’yi çözüm süreci’ni bitirmeye zorlayarak, başka bir cephenin (güvenlikçi, milliyetçi ve/veya ulusalcı cephe) kucağına itmek olabilir mi? Net yanıtlar vermek güç olmakla birlikte, başta ordu ve devletin güvenlik birimleri olmak üzere, kimlerin çözüm sürecinden rahatsız olduğu herkesin malumu. Fethullah Gülen’in Kürt hareketine ilişkin sert söylemleri ve Kürt siyasetçileri hedef alan KCK operasyonları ortada iken, Gülen Cemaati’nin çözüm sürecine ilgisiz kalmış görünmesi ve masuma yatması inandırıcılıktan uzaktır. Eldeki veriler tam tersine Cemaat’in çözüm sürecinden rahatsız olduğunu göstermektedir. Bu yaklaşım, çözüm süreci konusunda AKP’nin samimi ve istekli, Cemaat’in engelleyici olduğu anlamına gelmemektedir. Ancak, hükümet açısından güvenlikçi-çatışmacı anlayışın tekrar başat konuma geçmesinde, 7 Haziran yenilgisi ile birlikte cemaatin hedefi belli “yolsuzluk” ifşalarının etkisi yadsınamaz. Gelişmeler karşısında sıkışan Erdoğan, malum odaklarla (ordu, milliyetçiler, ulusalcılar…) ittifak ederek tekrar iktidar olmuştur. İttifak talebi muhtemelen Erdoğan’dan gelmekle birlikte, diğer taraf açısından da bu talep önemli süreçsel bir fırsat olmuştur. Ancak, sistem açısından daha önemlisi Erdoğan’ın muhafazakar kesimin desteğine sahip olması ve bu desteği devletin despotik tutumunu kollamaya/korumaya yönlendirecek kıvama sahip olmasıdır. Bu odaklarla ittifak etmenin/edebilmenin gereği olarak öncelikle çözüm süreci rafa kaldırılmış, barış ve kardeşlik ifadelerinin yerini milliyetçi hamaset almış, başta Kürt coğrafyası olmak üzere ülkenin tamamında çatışmacı, baskıcı ve ayrıştırıcı tutum egemen kılınmıştır. İşlerin bu noktaya gelmesinde cemaatin izlediği politikaların etkisi yadsınabilir mi?
Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AKP için önemli olan tekrar iktidar olmaktı. Erdoğan ve AKP pragmatizmine yakışan, iktidarı kaybetmek yerine, kendilerinin de vesayetçilikle suçladıkları ve demokratikleşmenin önündeki en önemli engel olarak gördükleri odaklarla iş birliği yapmaktı. Bu işbirliği gerçekleşmeseydi, Erdoğan’ın an itibari ile ittifak ettiği (aynı) odakların hışmına uğraması kuvvetle muhtemeldi. Erdoğan’ın önceliği kendisini güvende hissedeceği ve başkanlığa giden yolu aralayacağı iktidarı iken, yeni ortakların önceliği Kürt sorununda çatışmaya dayalı güvenlikçi anlayışı öne çıkarmak, başta sosyalistler ve Aleviler olmak üzere demokratik kamuoyunu baskılamaktı. Bu politikaları hayata geçirmek üzere zemin oluşturma, kamuoyunu maniple etme ve her türlü eleştiriyi savuşturma görevlerinin hangi çevrelere verildiği hepimizin malumu. Bilgi kirliliği ve güçlü hamaset yolu ile yaşanan gerçeklikler gözden kaçırılıyor. Kürt sorununda demokratik çözüme yanaşmayan anlayış, çatışmalı süreci millet adına varlık yokluk savaşı olarak sunuyor. Bir zamanlar “Kürt sorunu benim sorunumdur”, “Güneydoğu’daki insanlar yargılanmadan katledildi”, “Barış sürecine karşı çıkanlar kandan besleniyorlar”diyen Erdoğan, bugün Kürt sorunu diye bir gündemleri olmadığını, barış süreci diyenlerin hayal gördüğünü, çözümün daha fazla çatışmadan geçtiğini ifade etmektedir. Şaka gibi değil mi! Politik tutarsızlıkları ve kan gölüne dönen ülke manzarasını gözden kaçırmak için sabah akşam “şehitlik mertebesi” adı altında ölüme övgüler yağdırılmakta, kan görmemiş vatan toprağı imarsız araziye benzetilmekte, şehadet şerbetinden nasiplenmenin önemi konusunda nutuklar atılmaktadır.
Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AKP, hükümran olma pahasına, içeride ve dışarıda sürekli ittifak değişikliğine gitmektedirler. Dolayısıyla şu ana kadar olduğu gibi, bundan sonra da saf değiştirmeler ve buna bağlı olarak siyasal tutum değişiklikleri/çelişkileri devam edecektir. Çok yakında dış politikada da ciddi değişikliklere gidilmesi kuvvetle muhtemeldir. Bir süredir, Cumhurbaşkanı Erdoğan “Esed” ifadesini unutmuş görünmektedir. Anlaşılan, Türkiye Esad’ı devirerek Suriye’de operasyon (Erdoğan’ın ifadesi ile ameliyat) yapmak yerine, Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunması konusunda birileri ile ortaklaşmaya çalışmaktadır. Düne kadar, Suriye’nin bölünmesini umursamadan Esad’ın gitmesi ve selefi grupların egemen olması uğruna her yolu deneyenler, bugün ermişçesine Suriye’nin toprak bütünlüğünü ve birliğini savunuyor görünmektedirler. Bu politika ile Esad, Rusya, İran ve Merkezi Irak Yönetimi ile ilişki geliştirilmeye çalışılmaktadır. Yakın bir tarihte Doğu Perinçek ve ekibinin Türkiye’nin sorun yaşadığı kimi bölge ülkelerini ziyaret etmesi, Başbakan Yıldırım’ın düşmanlıklar ilelebet sürmez mealinde açıklamalarda bulunması, Cumhubaşkanı Erdoğan’ın Putin’e mektup yazması yeni tutumun belirgin yansımalarıdır. “One minute” ifadesi ile başlayan ve iç siyasette hayli prim yapan İsrail düşmanlığının da sonuna gelinmiş görünüyor. Her ne kadar yetkili ağızlar “heyetler arası görüşmeler devam ediyor, ancak Türkiye’nin şartları var” şeklinde açıklamalarda bulunsalar da, Türkiye’nin pozisyonu İsrail’e istediğini elde etme  fırsatı sunuyor. Eğer Türkiye birilerinin (ABD ve AB) desteğini tazeleme amaçlı blöf yapmıyor ise, “katil Esed”’in tekrar “kardeş Esad” olma ihtimali yüksek görünüyor. Esad bu durumu nasıl karşılar bilinmez. Türkiye, bölgesel Kürt sorununa ilişkin tutumu nedeniyle, kendisini bu yönlü bir politikaya mecbur etmektedir  Suriye’nin toprak bütünlüğü bahanesiyle hedeflenen Rojava’daki gelişmeler ve Rojava’nın statüsüdür. Türkiye’nin ABD’den yüz bulamama durumu devam eder ise, anlaşılan Rusya, Esad, İran, Irak Merkezi Yönetimi ve Mısır ile ilişki kurma ve geliştirme arayışlarına hız verilecektir. Ancak, bu arayışlardan sonuç alınması sanıldığı kadar kolay görünmemektedir.
Türkiye’yi yöneten ve Türklük adına hareket eden ortak akıl/karar mekanizması güçlü bir Kürtlük antipatisi taşımaktadır. Nerede olursa olsun Kürdün baskı görmesini müspet,  hak elde etmesini menfi gören bu anlayış, özgürlük ve eşitlik yerine, geleceği Kürtlerin esaretinde/statüsüzlüğünde aramaktadır. Kürtler, adeta kötü huylu ur muamelesi görmektedirler. Bu anlayış devlet eliyle toplumsal bilinç ağımıza dahil edilmiş, kuşaktan kuşağa taşınarak çoğalmaya devam etmektedir. Mevcut Hükümetin de bölgesel ve uluslararası ilişkilerde sürekli yalpa yapması ve saf değiştirmesi ağırlıklı olarak bu yaklaşımın eseridir. Türkiye, Kürde kötü huylu ur muamelesi yaptığı sürece; kendisi ve çevresi ile barışık, hastalık düzeyindeki hezeyanlarından kurtulmuş, uluslararası ilişkilerde tutarlı ve inisiyatif sahibi olması beklenemez.
Mustafa Kalay

 

Premium Drupal Themes by Adaptivethemes