Ana içeriğe git

Golavinka’nın ağacı, Çerkes yarası ve bir sessiz ağıt Devam oku     Çerkes Derneklerinde Kurs Kayıtları BaşladıDevam oku     12 Eylül Darbesi ve Darbe ÇocuklarıDevam oku     Erdoğan’ın ‘yeni nesil’ emanetçi medya patronlarıDevam oku     Çerkes Sosyal Medyasında Şiddet Dili ve Nefret Söylemi-Selçuk AydemirDevam oku     Korkunun ötesi: Korkudan korkmak–Önder KulakDevam oku     Sözmez Baykan'ı ve Mücadelesini Selamlıyoruz!.Devam oku     Nuray Mert ve Cumhuriyet- Ragıp DuranDevam oku     Ne Feto ne Akp, derdimiz bizim çimenler! Devam oku     Suriye’deki Kafkasya lejyonu: Kadirov’dan ötesi-Fehim TaştekinDevam oku     
 

Kimler çevrim içi

Şu an 0 kullanıcı ve 0 ziyaretçi çevrim içi.

Kimler yeni

  • Ozcan Sanbay
  • Arslanbay
  • ehayatibora
  • Tarkan Çakas
  • Irmaknuh

Kullanıcı girişi

Darbecileri Yaratan Vahşi Kapitalizm Bizi Bölüyor!

15 Temmuz 2016'da gerçekleşen darbe girişiminin ardından yazılmış olan Volkan Düzenli'nin bu yazısını, tespit ve öneriler bağlamında güncelliğini koruyor olmasından dolayı darbe girişiminin 1. yıldönümünde tekrar yayınlıyoruz. DÇH-İletişim
Bizi, esas itibariyle darbecilerin efendisi vahşi kapitalizm bölüyor..
Darbe girişimi ve devamındaki gelişmeleri asıl bağlamından kopararak ele alan binlerce değerlendirme görmekteyiz. Düne kadar darbecilerle iç içe olanların veya darbeleri yaratan düzeneği bir kez olsun sorgulamamış olanların temelsiz “darbe karşıtlığı” bir kenara, bu meselenin ekonomi-politik arka planına eğilen yaklaşımlar da fazla değil. Bu boşluğun bir nebze kapatılmasına katkı vermek isterim.
Piyasa mekanizmasından yeterince pay alamayan ve yoksullaşan kitlelerin er ya da geç başkaldıracağını bilen sistem, bunun olmaması için son 30 yıldır ezilenlere oyalanacakları ve birbirilerini boğazlayacakları oyuncaklar sundu. Pek çok şey gibi İslam'ı da dejenere eden dinsel örgütlenmelerin ve halkın değerlerini yozlaştıran etnik milliyetçiliğin güçlendirilmesi, küresel sermayenin yürüttüğü psikolojik savaşın bir parçasıydı. Her değeri kullanarak; cemaatçiliği, etnik milliyetçiliği ve mezhepçiliği “sivil toplumculuk” adı altında büyütüp beslediler. Bu süreçte iletişim teknolojileri, gazeteciler, stklar çok etkin ve yaygın kullanılarak “sizi ezen piyasa değil” düşüncesi hakim kılındı. Sizi ezen “Türkler’di”, “Laiklerdi” ya da “sizi katleden şu halktı” şeklinde formüle edilen bu düşünceye göre sistemle değil, başka ana başlıklarla mücadele edilmeliydi. Eşitsizliği yaratan sisteme yönelik halkta biriken tepki ve öfke, farklı mecralara kanalize edilerek sönümlendirilmeliydi. Ve böylece ezilenler, kapitalizmin pazarına değil, kendi ‘inancından-etniğinden-cinsinden’ olmayana karşı mücadeleye başladı! Sistem bunu büyük oranda başardı da.
Işık hızında 'kimlik siyasetini' keşfedenlerin sistematik biçimde topluma ‘kurtarıcılar’ olarak servis edildiğini bilmek ve hizmetine girdikleri neo-liberalizmi kabe yaptıklarını görmek, sanırım meseleyi daha anlaşılır kılacaktır. Bu odakların, üretim ilişkilerinden yalıtarak geliştirdikleri farklı tonlarda tüm söylemlerinin çıktığı sokak hep neo-liberalizm oldu. Yıllardır fonlanan bu ‘demokrasi aşığı’ ideologların, hakları gasp edilen emek kesimine dair tek bir kelime sarf etmeyip, sürekli dini ve etnik “özgürlüklerden” dem vurması, kolaycılığa alıştırılmış toplumda bir karşılık da buldu. İnsanların kısa bir zaman içerisinde akın akın dini/etnik kimliğini keşfetmesi, titizlikle hayata geçirilen bu çok yönlü projeksiyonun doğal bir sonucudur. 15 Temmuz darbesi de, bu sonuçların en vahşi olanlarından biridir.
15 Temmuz darbe girişiminin baş aktörlerinden Gülen Cemaati, Türkiye’de ve dünyada neo-liberal politikalara hız verilen 1980’li yıllardan itibaren palazlandı, tüm kurumları kuşattı, ülkelere yayıldı ve darbe yapabilecek bir güce ulaştırıldı. Bu zamanlama dahi, sistemin topluma sunduğu oyuncaklarla bugün yaşadıklarımızın bağını gösterir. Cemaatin yıllar boyu ‘toplu hipnoz’ eşliğinde yoksul ailelerin çocuklarını bir katile dönüştürürken Türk-İslam sentezini esas alması elbette bir tesadüf olamaz. Durum ortada. Helikopterlerle insanları vuranlar bunu ‘din adına’ yapmış, darbecilere karşı yine ‘din adına’ sokağa çıkılmıştır. Tarih boyunca uluslararası sermayenin en değerli müttefiki ve gerektiğinde ‘vurucu gücü’ olan bu anlayışlar, tarih sahnesine çıkışlarından itibaren halkı oyalama görevlerine devam ediyorlar. İslamcılara açılan ikbal kapılarının ve ülkenin cemaatlere teslim edilmesinin arka planında, emperyalizmin ve Türkiye egemenlerinin emek düşmanlığı olduğu apaçık ortadadır. Zira darbecileri besleyen mali-siyasi lobilere, Türkiye’de yatırım yapmaları için kamu arazilerinin bedava verileceğinin darbenin hemen ardından ilanı, birleştikleri zemini göstermektedir. Dolayısıyla; nasıl ki geçmişte ‘Cemaatçiden demokrat çıkmaz’ dediysek, bugün de darbeci sistemden beslenenlerden ‘darbe karşıtı çıkmaz’ diyoruz. Zira Cemaat, “demokrasi getirmek için” değil, emperyalizmin yeni hedeflerine hizmet ve bundan pay almak için darbe yaptı. Sokağa çıkanların içinde öne çıkan kemikleşmiş kesim ise, “demokrasi için” değil, iktidarların kendilerine sağladığı imkanları korumak için sokaklardaydı. Bu iki durum, her iki kesimin de halkta bekledikleri kitlesel karşılığı bulamamasının en temel nedeni oldu.
Darbe 'yarım' kaldı ama başarısız değil; TSK Suriye'de.. Bugün Türk Silahlı Kuvvetleri'nin Suriye'ye girmiş olması, darbenin başarısız olduğunu düşünenlerin yanıldığını da gösterdi. Askeri açıdan ‘yarım’ kalan darbe, sosyolojik sonuçları, devletin yol haritasını şekillendirme ve yarattığı travma bağlamıyla aslında ‘başarılı’ olmuştur. Eğer ki 15 Temmuz darbesinin ve Gaziantep saldırısının azmettiricileri görülmek isteniyorsa, Türk askerinin Suriye'ye girmesini isteyen/sağlayan çembere bakılmasında yarar vardır.
Ayrıca; şehirlerimizde kurtarılmış mahalleler kuran, kendi bayraklarıyla düğün konvoyları düzenleyen, ellerini kollarını sallaya sallaya bombalı saldırılar yapan IŞİD isimli taşeron örgüte ulaşmak için çok uzaklara gitmeye gerek olmadığını aslında herkes biliyor. Ama İsrail faktörü hep gözden kaçırılıyor. Azmettiricilerden bahsetmişken değineyim dedim..
Çaresiz değiliz.. Bu kuşatma altında emekçiler ve tüm ezilen-yok sayılan kesimler için çözüm yolu apaçık ortadadır. Somutlayayım: Çoğu zaman “kimliğinden yoksunlaştırılan” kesimler görmezden gelindi, “kimliğinden yoksunlaşan” kişi veya yapılar da sınıfsal bilinci yok sayabildi, böylece yoksulluk ve yoksunluk sanki birbirinin rakibi veya ikamesi gibi algılatıldı. Egemenler, her iki durumu birbirinin karşısına koyarak, halkları sürekli böldü. Oysa yoksulluğu ve yoksunluğu aynı siyasal zeminde bütünleştirmek, egemen politikaların geri püskürtülmesine neden olabilecektir. Nitekim ‘oyuncak taşıyıcılarına’ itibar etmeden kendi –tam bağımsız- yolunu yaratanlar, yordamı da yola göre belirlemektedir.
Ta 1996'larda Cemaatten darbe yiyen biri olarak son söz bâbında şunu söyleyebilirim; darbecilerden de darbeleri yaratan koşullardan da uzak durabilen bizler, bir arada kardeşçe ve eşitçe yaşamanın koşullarını mutlaka yaratacağız. Demiri tersine bükmek elbette kolay değil, ama imkansız da değil.
Volkan Düzenli (24.08.2016)
Premium Drupal Themes by Adaptivethemes