Ana içeriğe git

Xabze Konulu Panel ve Kitap Tanıtım GalasıDevam oku     Kaffed Genel Kurulu ve İstişare Toplantısı YapıldıDevam oku     Kaffed Olağan Genel Kurulu ve İstişare ToplantısıDevam oku     Röportaj: Veli-Der İzmir Şube Başkanı’ndan Önemli AçıklamalarDevam oku     MAHMUT ÖZDEN'in Katilleri Halka Açıklansın!Devam oku     Tsıba Efkan'ı Özlemle ve Saygıyla Selamlıyoruz!Devam oku     Saraylara da ‘Ödülcü Kapıkullarına’ da İhtiyacımız Yok!Devam oku     Hatalarıyla yüzleşen özgürleşir, toplum da dönüşür!Devam oku     10 EKİM ANKARA KATLİAMININ YILDÖNÜMÜ!Devam oku     ADIGEY CUMHURİYETİ'NİN 26. KURULUŞ YILDÖNÜMÜDevam oku     
 

Kimler çevrim içi

Şu an 0 kullanıcı ve 0 ziyaretçi çevrim içi.

Kimler yeni

  • dorukb
  • Ozcan Sanbay
  • Arslanbay
  • ehayatibora
  • Tarkan Çakas

Kullanıcı girişi

Röportaj: Veli-Der İzmir Şube Başkanı’ndan Önemli Açıklamalar

Veli-Der İzmir Şube Başkanı ile röportaj..
Müfredatı yapboza çevrilen ve ‘yeni rejimin’ inşası için kullanılan eğitim alanına yönelik operasyonel adımların altında yatan nedenler, yok olma riski altında olan dillerinin/kültürlerinin korunması, halkların bir arada yaşam koşulları konusundaki görüşlerini öğrenmek üzere Veli-Der İzmir Şube Başkanı Yusuf Çakır ile yaptığımız röportajı yayımlıyoruz.
    DÇH: Sayın Çakır, velilerin örgütlenmesi fikri nasıl ortaya çıktı, yani Veli-Der nasıl doğdu?
    Y.Ç.: AKP İktidarının okulları imam hatipleştirme ve dinci kadrolaşmalarına karşı, “okuluma dokunma”, “öğretmenime dokunma”, “imam hatip istemiyoruz” şeklinde birçok yerde birbirinden kopuk, kendiliğinden gelişen tepkiler oluştu. Böyle kendiliğinden gelişen tepkilerin oluştuğu yerlerden biri olan İstanbul Kartal’da örgütlü eğitim sendikalarının da desteği ile bu tepkilerin örgütlü hale dönüşmesiyle daha etkili olacağı fikri ortaya çıktı ve böylece 2013 yılında Veli-Der doğdu.
    DÇH: Veli- Der Şubesi olarak, İzmir’deki faaliyetlerinizden bahseder misiniz?
    Y.Ç.: Veli-Der İzmir Şubesi’ni Ocak 2017’de açtık. Ve o günden bu yana hep sokakta, okul önlerinde eğitimin sorunlarını bire bir yaşayanlarla olduk. Sorunların çözümü için verdiğimiz mücadeleye velileri de katmaya çalıştık. Bu kısa sürede çok önemli işler yaptık: Mesela İzmir’de altı okulun imam hatipe dönüşümünü engelledik. MEB’na yeni müfredatla ilgili görüş, eleştiri ve önerilerimizi içeren rapor gönderdik. Doğançay Köyü’nde, Gültepe Mahallesi’nde ve İzmir Kitap Fuarı’nda çocuk şenlikleri düzenledik. Türkiye Gençlik Vakfı (TÜGVA)’nın MEB ile yaptığı protokol çerçevesinde İzmir Atatürk Lisesi’nde “Yaz Okulu” adı altında gençlere yönelik 6 hafta olarak planlanmış seminer programını açığa çıkardık ve yaptığımız eylem ve etkinliklerle programı tamamlamadan 2 hafta içinde bitirmek zorunda kaldılar. Bunların dışında seçmeli dersler konusunda velileri bilgilendirme faaliyeti yürüttük. İmza kampanyalarımız oldu: MEB, okulların fiziki şartlarını iyileştirmeden tam gün eğitime geçme kararı almıştı. Ancak bu kararın okullarda sıkıntılar yaratacağını, fiziki şartlar iyileştirildikten sonra tam gün eğitime geçilmesi gerektiği konusunda imza kampanyası yürüttük. Yine devletin “özel okullara teşvik” adı altında bu okullara öğrenci başına 4.500-TL para aktarmasına karşı, “okuluma ödenek istiyorum” talebiyle imza kampanyası yürüttük. Yeni müfredatla ilgili yürütmeyi durdurma talepli iptal davası açtık. MEB’nın dini vakıf ve cemaatlerle yaptığı protokollerin iptali ve yine bu dini kurumlara ait yurtların kapatılmasına yönelik davalar açıldı. İnsani Yardım Vakfı İHH’ nın okullarda “her sınıfın bir yetim kardeşi var” adlı başlattığı yardım kampanyasıyla ilgili basın açıklamasıyla birlikte suç duyurusunda bulunuldu.
    DÇH: Çok farklı görüşlerden olan büyük veli topluluğu içinde hangi ortak payda ve değerler çerçevesinde örgütlenmeyi hedefliyorsunuz?
    Y.Ç.: Toplumun geniş kesiminin -siyasi görüşleri ve inançları birbirinden farklı da olsa- eğitim konusunda en önemli ortak paydası; laik, bilimsel, parasız ve ulaşılabilir eğitim talebidir. Bu, Veli-Der’in de olmazsa olmaz ilkesidir. Bu eksende yürüttüğümüz örgütlenme çalışmalarıyla en geniş veli kitlesine ulaşmaya çalışıyoruz.
    DÇH: Laik ve bilimsel eğitimden uzaklaşma süreci son yıllarda hızlanmış olmakla birlikte köklerinin daha geçmiş yıllara dayandığını düşünüyor musunuz?
    Y.Ç.: Evet; laik, bilimsel eğitimden uzaklaşma süreci Köy Enstitüleri’nin kapatılmasıyla başladı, 1950 Demokrat Parti İktidarında hız kazandı, 12 Eylül darbesiyle birlikte din derslerinin zorunlu hale getirilmesi ve imam hatip okullarının çoğalmasıyla 2002 AKP İktidarına kadar devam etti. AKP İktidarında ise, Anayasa’ya ve yasalara aykırı olarak, bilimden tamamen uzaklaşılarak müfredatlar dini referanslarla hazırlandı. Kısacası, bugün yaşadığımız eğitimin dinselleştirilmesinin temeli Köy Enstitülerinin kapatılmasıyla atılmıştır.
    DÇH: Hedef kitleniz ilk ve ortaöğretim velileri ile mi sınırlı? Okul öncesi ve üniversite eğitimi alan öğrencilerin velilerini de kapsıyor musunuz?
    Y.Ç.: Hedef kitlemiz ilk ve ortaöğretim  velileriyle sınırlı değil, okul öncesi eğitim alan öğrencilerin velilerini de kapsamaktadır. Örgütlenmemiz üniversite eğitimini kapsamıyor. Nedeni ise, üniversite eğitiminin sorunları çok farklı ve komplike, dolayısıyla üniversite kesiminde onların sorunlarına özgü örgütlenmeler gerekiyor. Aslında üniversite öğrencileri kendi örgütlenmelerini kendileri yaratmalıdır. Veli-Der olarak biz onlara destek oluruz. Onların adına örgütlenme çalışmalarında bulunmanın üniversite gençliğinin iradesine saygısızlık olacağını düşünüyoruz.
    DÇH: Farklı seviyelerde uzmanlaşma, farklı örgütlenmeler gibi ihtiyaçlar ortaya çıkıyor mu?
    Y.Ç.: Farklı seviyelerde uzmanlaşma gerekiyor, ancak farklı örgütlenmelerin gücümüzü böleceğini düşünüyoruz.
    DÇH: Okullarda iktidara yakın vakıf ve derneklerin etkinlik yapmasını nasıl değerlendiriyor ve buna karşı neler öneriyorsunuz?
    Y.Ç.: AKP İktidarının toplumu muhafazakarlaştırmak amacıyla uyguladığı toplum mühendisliğinin bir parçası olarak görüyoruz. Eğitim öğretim faaliyeti devletin asli görevidir. Devlet bu görevini hiçbir dini vakıf, cemaat ve tarikatlara devredemez, devretmesi anayasaya ve yasalara aykırıdır. Buna karşı, laik ve bilimsel eğitime inanan tüm toplum kesimleri ve eğitimin tüm bileşenleriyle (sendikalar, dernekler ve diğer D.K.Ö.) beraber ortak mücadeleden başka yolumuz yok.
    DÇH: Zorunlu din derslerine karşı sadece mezhep ya da din farklılığı gibi gerekçeler dışında hangi argümanlarla karşı çıkılabilir? Bu konuda çalışma ve önerileriniz var mı?
    Y.Ç.: Zorunlu din derslerine mezhepsel ve din farklılıkları gerekçe gösterilerek karşı çıkmak zaten yanlıştır. Şöyle ki; bir veli egemen inancın dışında azınlıktaki bir inançtan olabilir ve bunu gerekçe göstererek çocuğunu din dersinden muaf tutabilir. Peki, egemen inancın geleneğinden gelen, ancak çocuğuna din dersi aldırmak istemeyen velinin çocuğu ne olacak? Hangi gerekçeyle çocuğunu din dersinden muaf tutacak? İşte, zorunlu din derslerine karşı çıkışta doğru ve en güçlü argüman, laik ve bilimsel eğitimdir.
    DÇH: Bir yandan özel okullar teşvik edilirken, diğer yandan imam hatiplerin yaygınlaştırılması politikaları hakkımda ne düşünüyorsunuz?
   Y.Ç.: Bu soruyu, konunun ekonomi-politik boyutuna değinerek yanıtlamak gerekiyor, aksi takdirde verilecek yanıt havada kalır: Eğitim ve sağlık çok geniş bir rant alanı. 1995’te Türkiye’nin Dünya Ticaret Örgütü DTÖ ile yaptığı GATS anlaşmaları (Hizmet Ticaret Genel Anlaşması) gereği bu alanların piyasalaştırılması gerekiyordu. Ancak koalisyon hükümetleriyle bu iş olmuyordu. Bunun için tek parti iktidarı gerekliydi. Ve AKP bir proje olarak siyaset sahnesine sürüdü, tek başına iktidar yapıldı. Eğitimin ticarileştirilmesi için, dinselleştirilmesi elzemdi. Devlet okullarında eğitimin niteliği düşürülür, içeriği dinselleştirilirse; zenginler ve -ekonomik koşullarını zorlayarak- orta tabaka göreceli de olsa daha nitelikli eğitimin verildiği özel okulları tercih edecek, toplumun en geniş kesimini oluşturan yoksul emekçi halk çocukları ise, devletin imam hatipleştirilmiş okullarına ve tarikatların kucağına itilecekti. Ayrıca bu yoksul halk kesiminin fırsat eşitsizliğini daha da derinleştiren eğitimin ticarileştirilmesini sorgulamaması ve tepki göstermemesi de önemliydi. İşte bu yüzden devlet okulları imam hatipleştiriliyor, bu yüzden imam hatipleştirilmeyenlerin müfredatı dinselleştiriliyor, bu yüzden yoksul halk çocukları için bütün yollar imam hatibe çıkıyor. Bu yüzden devlet asli görevi olan eğitim öğretim faaliyetlerini yaptığı protokollerle dini vakıf, cemaat ve tarikatlara devrediyor. Bu dini kurumlar aynı zamanda ticari şirkettir ya da mensupları ticaretle uğraşmaktadır. Özel okulların büyük bir çoğunluğu da bu dini kurumlara aittir (İstanbul’da özel okulların sayısı devlet okullarını geçti). Ayrıca devlet okullarında parasız dağıtılan ders kitaplarını da yine bu dini kurumların yayınevleri basıyor. Aslında “parasız” diye dağıtılan kitapların parası yine halktan çıkıyor (600 milyon liralık bir rant). Kısacası eğitimin ticarileştirilmesi, bir emperyalist kuruluş olan DTÖ’ nün dayatmasıdır. Bu dayatmanın hayata geçirilmesi için neo liberalizm-dinci ittifakı söz konusudur (bu ittifakın dünkü dini bileşeni FETÖ idi, bugün başka tarikat ve cemaatler). Eğitimin dinselleştirilmesi olgusu ise, bu dayatmanın sonucudur. Yani iktidar için din falan önemli değil, din sadece bir araç. Bir sonraki aşama ise, çok uluslu şirketlerin eğitim alanını ele geçirmesidir.
   DÇH: “Hain Çerkes Ethem”, “Kürt İsyanları” gibi ayrımcılığı körükleyen eğitim politikalarına karşı nasıl bir dil öneriyorsunuz?
    Y.Ç.: Evet, bu dil, ayrıştırıcı ve kutuplaştırıcı dildir, resmi tarihin dilidir. Bu dille anlatılan tarih, bu topraklarda yaşayan halkların gerçek tarihi değildir, zaten o nedenle ayrıştırıcı ve kutuplaştırıcıdır. Bir Afrika Atasözü derki, “Aslanlar kendi tarihini yazmadıkça, tarihi avcılar yazmaya devam eder.” Kendi tarihimizi halkların gerçek tarihçileri yazmalıdır. Ancak işte o zaman eşit koşullarda birliğin, beraberliğin ve barışın dilini kurabiliriz.
    DÇH: Farklı kültürler ve dillerle bir arada yaşama yönelik eğitim hakkında ne düşünüyorsunuz?
    Y.Ç.: Dil sadece bir iletişim aracı değildir. Bir dil binlerce yılda oluşurken kendi kültürünü de yaratır. Bir dilin yok olmasıyla, evrensel kültürün bir parçası olan o kültür de yok olur. Aslında bu diller ve lehçeler kültürel zenginlik olarak görülmeli, korunmalıdır. Bu farklı dillerle bir arada yaşamı kurmak için, eğitimde ayrıştırıcı kutuplaştırıcı ve nefret söylemlerinden vazgeçilmelidir. Zaten bilimsel eğitimin gereği de budur.
    DÇH: Birçok sınırlamayla uygulaması neredeyse önlenen anadilinde eğitim hakkında çözüm önerileriniz nelerdir? Literatürünün tamamı Kiril Alfabesi olmasına rağmen, akademik alt yapısı olmayan Latin harfli bir modülün Çerkesler’e dayatılması hakkında ne düşünüyorsunuz?
    Y.Ç.: Dillerin çeşitliliğinin kültürel bir zenginlik olduğunu daha önce söylemiştim. Bu dillerin yaşaması da ancak konuşma dilinden yazı diline geçmesiyle mümkündür. Dünyada en fazla Çerkes nüfusuna sahip Türkiye’de Çerkesçe’nin (diğer halkların dillerinde olduğu gibi) yazı diline geçmesinin olanaklarının yaratılmaması, bu dili kaybolma riskine soktuğunu biliyorum (ne yazık ki Wubıhça bu politikalar nedeniyle kayboldu). Bu nedenle Çerkes Halkı ve diğer halklar için anadil sorununun çok önemli ve çözümünün ertelenemez olduğunu düşünüyorum. Anadil sorununun çözümüne yönelik, laik ve bilimsel eğitim talebinde ısrarcı olunmalıdır. Zira bilimsel eğitim, anadil sorununu da kapsamaktadır. 
Sorunuzun ikinci kısmına gelince; konuya biraz yabancıyım, ama bildiğim kadarıyla yanıtlamaya çalışacağım. Az önce de belirttiğim gibi, Anavatanlarından koparılmış Çerkes Halkı’nın, diyasporada anadilini konuşma dilinden yazı diline geçirme olanakları yaratılmadığından, doğal olarak kültürel birikimlerini oluşturması da mümkün değildi. Ancak Çerkes Halkı’nın Anadillerinin kaynağı olan Anavatanlarında, Kiril Alfabesiyle 70 yılda ciddi anlamda kültürel, bilimsel, sanatsal, edebi ve teknik bir birikimin oluşturulduğunu düşünüyorum. Bu nedenle bu birikime ulaşmak için Kiril Alfabesini öğrenmenin de -bana göre- gerekliliğin ötesinde zorunluluk olduğunu düşünüyorum. Ayrıca, onlarca yıl önce yazı diline Kiril Alfabesiyle geçmiş olan Kafkasya’daki Çerkesler’le diyasporadaki Çerkesler arasındaki bağı koruyacak ve geliştirecek en önemli faktör olan dil birliği için bana göre diyaspora Çerkesleri’nin Kiril alfabesini öğrenmesi daha doğru. Yine de bu konuda en doğru kararı verecek olan Çerkes Halkı’dır.
    DÇH: Yaşamın her alanında kadınların pembe otobüsler, müftü nikahı gibi uygulamalarla ikinci plana düşürüldüğünü görüyoruz. Eğitimde kız öğrencilere yönelik ne gibi tehlikeler gözlemliyorsunuz? Neler yapmayı planlıyorsunuz?
    Y.Ç.: Dinci-gerici ideoloji, çağdışı erkek egemen ideolojidir. Amacı kadını toplumsal yaşamdan izole etmektir. Bunun için en etkili yol, eğitimde cinsiyet ayrımcı uygulamadır. Bu anlamda eğitim alanında kız çocuklarına yönelik en büyük tehlike 4+4+4 kesintili eğitimdir. Bu sistemde kız çocukları erkenden örgün eğitimden koparılarak ya küçük yaşta evliliklere zorlanıyor ya merdiven altı işyerlerinde kaçak ve güvencesiz çalıştırılarak emeği sömürülüyor ya da eve kapatılıyor. Kız çocukları için bir başka tehlike de, ders kitaplarındaki cinsiyetçi söylemlerdir. Ders kitaplarındaki erkek egemen dilin okullarda kız çocukları tarafından içselleştirilmesi sağlanıyor, ikinci sınıf insan olması kabullendiriliyor. Buna karşı kesintisiz 13 yıllık örgün eğitime geçilmeli ve ders kitaplarındaki cinsiyetçi, erkek egemen dili yansıtan dil terk edilmelidir.
    DÇH: Öğrencilerin ve velilerin daha etkin katılımını sağlayacak demokratik bir eğitim için öneriniz nelerdir?
    Y.Ç.: Müfredatın hazırlanmasından yapılacak etkinliklere kadar, eğitimin her aşamasında, karar alma süreçlerine veli, öğretmen, öğrenci, okul idaresi… yani eğitimin tüm bileşenlerinin katılımı sağlanmalıdır. Tabii önce Milli Eğitim mevzuatının demokratik bir anlayışla yeniden hazırlanması gerekir. Demokratik ve katılımcı bir ortamda yapılan eğitimin en güzel örneği Köy Enstitüleri uygulamasıdır.
Çocuklarımızın düşlerindeki özgürlüğün ve kardeşliğin dünyasını kurmak için, geleceğimiz olan çocuklarımıza “dokunma” demek için herkesi dayanışmaya ve birlikte mücadeleye çağırıyoruz.       
    DÇH: Verdiğiniz cevaplardan da anlaşıldığı üzere; iktidarını krizlere ve cehalete borçlu olanlar, iktidarda kalmak için krizleri ve cehaleti artırarak yaymak zorunda. Ve Veli-Der bunu tersine çevirebilmek için önemli bir adım.
Bilgilendirici ve aydınlatıcı açıklamalarınız için teşekkür eder, değerli çalışmalarınızda başarılar dileriz.   

Premium Drupal Themes by Adaptivethemes