Ana içeriğe git

MAHMUT ÖZDEN'in Katilleri Halka Açıklansın!Devam oku     EYT Tüm Toplumun Meselesidir!-Volkan DüzenliDevam oku     Bugün 30 Eylül: YAŞASIN ÖZGÜR ABHAZYA!..Devam oku     3. Havalimanı İşçileri Pervasızlığa İsyan Etti!Devam oku     12 Eylül Darbesi ve Darbe ÇocuklarıDevam oku     Gençlerin Adıgey Gezisinden Notlar-Adnan ArslanDevam oku     Sözmez Baykan'ı ve Mücadelesini Selamlıyoruz!.Devam oku     Ah o gemide ben de olsaydım…- Murat SevinçDevam oku     Rusya’nın Anadil Yasasına Karşı 126 Kurumdan Çağrı!Devam oku     Anadillerin Seçmeli Yapılmasıyla İlgili Forum’un ArdındanDevam oku     

 

Kimler çevrim içi

Şu an 0 kullanıcı ve 3 ziyaretçi çevrim içi.

Kimler yeni

  • cerkes19
  • Kamilatam
  • dorukb
  • Ozcan Sanbay
  • Arslanbay

Kullanıcı girişi

SÜRGÜNLERİN ULUSU-Serdar Eren

Millet ya da ulus tanımı için bazı kriterlere bakılır. İstikrarlı bir dil birliği, toprak birliği, ekonomik yaşam birliği, kültür ortaklığı, tarih ve gelecek öngörüsü gibi şeylerin oluşması gerekir. Zira Dünyamız 200’e yakın (BM'ye üye 193) devlete ve daha fazla sayıda ulusa ev sahipliği yapmakta..
Bazı ülkeler, uluslar diğerlerine göre daha fazla tanınır, bilinir. Bunun çeşitli sebepleri vardır. Daha eskiden kurulmuş olmaları, daha güçlü ekonomiye sahip olmaları, askeri üstünlükleri, ülkelerinin coğrafi zenginlikleri, sporda başarılı olmaları, tarihi ve kültürel birikimleri vb. şeyler.                                                       
Tarihte ulusların ortaya çıkması da farklı farklı biçimlerde olmuştur. 
1) Bazıları dinsel, feodal aristokratların ve din devletlerinin, yani imparatorlukların, krallıkların yerine; yeni sınıf burjuvaların geçmesi ile oluşmuş devlet şekli olarak ta genellikle cumhuriyetle ulus olmuş halklardır. Bu tip uluslaşmaların motor gücü ticaret, sanayi, üretimle zenginleşen burjuvalardır. Birbirleriyle rakip olan bu tür ulus devletlerde doğal olarak askerler de uluslaşmanın motor gücü olmuşlardır. 2) Bazı uluslar ise sömürge oldukları devletlerle savaşarak uluslaşmışlardır. Geçtiğimiz yüzyılda başka bir imparatorluğun sömürgesi iken bugün bağımsız olmuş olan pek çok halk var. Afrika ve Balkanlar’da, Latin Amerika’da  böyle pek çok örnek var. 3) Bazı uluslar, daha büyük birliklerin dağılması ya da ayrılması ile oluşmuşlardır. Avusturya, Macaristan, Çekya, Slovakya ayrılmayla; Gürcistan ,Azerbaycan, Ermenistan vb. 1989 da SSCB’nin dağılmasıyla yeni devletler olarak ortaya çıktı. 
Süreç olarak 18 yy. da başlayan uluslaşma hareketleri bazı halklar için hala sürmektedir. Geç uluslaşanlar ve hala uluslaşmaya çalışanlar halklar vardır. Dünya ekonomisinde uluslararası (hatta uluslar üstü) kapitalist şirketlerin güçlenmesi ulus devletlerin önemini yitirmesine yol açmakta ise de,  hala ulusal değerler de uğruna bedeller ödenen politik hedefler olarak var olmaya devam ediyor. Bir yandan Avrupa Birliği tek ülkeye doğru evrilirken, diğer yandan Katalanlar, Basklar İspanya’dan ayrılığı istiyor vb. örnekler var. 
Tarihte uluslaşması mümkün olmamış ya da zayıf uluslaşmış halklar da olmuştur. Uluslaşma sürecinde iken Çarlık Rusyası tarafından saldırıya uğrayan, ülkesi istila edilerek halkı sürülen Çerkesler de doğal bir uluslaşma süreci yaşayamamıştır. Nüfusunun büyük çoğunluğu Osmanlı İmparatorluğu sınırlarına sürülmüş, kalanlar da Çarlığın tebaası haline getirilmeye çalışılmıştır. Osmanlının da teşvik politikalarıyla sürgün yanında göçün de beraber yaşandığı bu süreçte kendi ülkesinde kalan Çerkes sayısı azalmış, büyük nüfus Osmanlı ülkesinde yaşamaya başlamıştır. 1917'de Çarlık yıkılıp Bolşevik iktidarı kurulunca Çerkes topraklarında kalanlar ise tarihi ülkelerinden daha az olan sınırlarda ve az bir nüfusla ‘ulus’ olabilmişlerdir. Bu Sovyetik bir uluslaşma modeliydi. Önce bir bölgeyi özerk olarak tanımlamak ve devlet eliyle yukarıdan aşağıya ulusal kültürel bir takım kurumlar oluşturup hem mali hem fikren desteklemek. Bunlar ulusal dile dayalı eğitim kurumları, kitle iletişim imkanları, dergi-gazete yayını, edebiyat oluşturulması için yazarlar birliği, artistler birliği, bayrak ve marş, müze, tarih araştırmaları desteği, ekonomik işletmeler, folklor ve müzik araştırmaları, derlemeler vb. gibi. Ayrıca merkezi otoriteden görece bağımsız yerel idari yönetim yapısı ve tanınan liderler. 
Sovyetlerler Birliği hem sosyalist ideolojinin gereği olarak proleter enternasyonalizmini, dünya işçilerinin ortaklığını ve birleşmesini hedeflerken hem de birlik içindeki uluslaşmaları teşvik eden bir ulusal kuluçka makinesi gibiydi. Ancak hem teorideki bazı problemler hem uygulamadaki bazı hatalar ve hem de düşmanlarının ablukası altındaki Sovyet deneyimi bu konuda  büyük  kazanımlara rağmen herkes için çok başarılı olamadı ve dağıldı. Sosyalizmden vaz geçildi. Bazı uluslar birlikten ayrıldı. Sovyetlerin yerine federatif bir yapı olan önce BDT sonra RF oluşturuldu. Kimi uluslaşma süreçlerinde halklar tam bağımsızlık isteyince zorla engellendi. 
Çerkesler açısından anavatanda RF’ye bağlı zayıf ve ayrı birimlerde de olsa hukuken ve siyaseten ulusal bir kimlik vardır. Tarihi anavatanlarının dışındaki Çerkesler açısından durum nasıldı? Öncelikle şu akıldan çıkarılmamalı ki, Çerkes sürgününün yaşandığı dönemde henüz uluslaşma tamamlanmamıştı. Zaten Çerkesler ulusal birliği sağlamış olsalardı hem belki yenilgi olmaz hem de sürgün yanında göçle birleşen ülkeden ayrılma hareketi olmazdı. En kötü ihtimal bir dönem esaret sonra yine birlik olma durumu olurdu.
Osmanlı din devletiydi, başta ümmet fikri vardı ama son dönemlerinde başlayan milli hedefte ulusa yönelme vardı. Çerkesler kendileri uluslaşmadıkları için gittikleri yerlerde de farklı ulusların parçası olmanın ötesine geçemediler. Çerkes ulusal kimliğe sahip olunması o dönem çok az bir aydın harici söz konusu değildi. Çerkesler 70 yılı Osmanlıda 80 yılı da Cumhuriyette 150 yıl sürgünde yaşadılar. Kimliklerini koruyabilenlerin sayısı her dönem tartışma konusu olmakta. Bu konuda şartlar Çerkeslere bir seçim yapma seçeneği sunmadı. O yüzden iradi bir vazgeçişten ziyade biraz “zor“ baskı dönemi, birazda kendiliğinden doğal asimilasyon çarkı Çerkesler için hızlı işledi. Bazıları (Rumlar, Ermeniler, Kürtler) bu süreçte daha kanlı isyanlar, baskılar, sürgünler gördüler. Enteresan olan Osmanlı bakiyesinden sonra Türk uluslaşması da bu dönemde yeni yeni gerçekleşmekteydi. Pek çok Çerkes aydın, asker, bürokrat Türk uluslaşmasında özne olmuş, kurucu görevlerde bulunmuştur. Bunda Türk uluslaşmasının daha evvelki Osmanlı dönemine, devlet  ve toplum yapısına göre daha modern çağa uygun  ilerici yapısı çok etkili olmuştur. Türk uluslaşması da milli burjuvaları tarafından değil devleti kuran asker sivil elit tarafından yukarıdan aşağıya gerçekleşmiştir. Türk ocakları, halkevleri, TDK. Türk Tarih Kurumu, radyo evi derleme çalışmaları, eğitimin medreseden ulusala geçmesi vb. kılık kıyafet, medeni kanun, seçme seçilme hakkı vs. devrimler hem baskıcı hem ilerici ikircikli karakterdeydi. Karşıtını da yarattı. Laik ulusalcılara karşı dini milliyetçiler şu yada bu şekilde her iki akımda sonuçta Türkleşmeyi öngörüyordu. Hem Balkan hem Kafkas kökenliler kendi kimliklerinin yanında Türk kimliğine sahip olmuşlardı. Ulus vatandaşı laik aydınlanmacı cumhuriyetçi  (baskıcı da olsa) tanımlarken (millet ise Müslüman olanı, Sünni olanı, erkek olanı, iktidara ve lidere biat etmeyi, baskıyı, teolojik politikayı tanımlıyor) bu da bazı Çerkesler için  ayrı bir tercih sebebi oluyor. 60’larda kurulan Kafkas dernekleri bu asimilasyonu yavaşlatan ve Çerkesliğin geç kalmış aydınlarını yaratan bir süreç olarak faydalı olmuştur. Her ne kadar çok eleştirilse de derneklerle hem anavatandan beslenen kültürün hem folklorik kültürel değerlerin korunması-geliştirilmesi çabaları Çerkes kimliği açısından koruyucu olmuştur. Ünlü yönetmen, oyuncu Yılmaz Güney in "Duvar" adlı çocuklar hapishanesinde geçen filminde şöyle bir sahne vardır; her mahkum çocuğun ya ziyaretçisi gelmekte yada kendisine gönderilen bir mektup, para vs. olmaktadır ancak bir mahkum çocuk vardır ki ne ziyaretçi ne mektup ne para gelmektedir. Çocuk yetiştirme yurdundan gelmedir, anne babası bilinmemektedir. Çocuk bu ziyaret günlerinden birinde kendi kendine söylenir, "bilsemki bir annem olduğunu, gelmese de ziyarete mektup haberde olmasa ama bilsem ki bir annem var, ailem var". Kimlik sahibi olmak, vatan sahibi olmak, milli değerler de benzerdir. Gerçi  modern uluslarda soy çok önemli bir etken değildir. Bu bakımdan Çerkesler de kuruluşundan evvel Osmanlı da dahil bu ülke için canlarını vererek emeklerini katarak Türkiye’nin bir bileşenidirler. Kültürel olarak arabeskinden popuna, sanatına ticaretine üretimine kadar dolu dolu varlar. Kimi Türk Ulusundan vatandaş kimi de Türk milletinden ve hem de Çerkes. Böylesi bir Çerkeslik, hem Türkiye Cumhuriyeti’nin askeri, komutanı, politikacısı, devrimcisi, ülkücüsü, milli güreşçisi, yazarı, şairi, dünya güzeli, spikeri, ressamı, şarkıcısı, kalecisi vs. si olmakla övünmeyi hem de Çerkes olmakla övünmeyi  taşıyabilmekte. Bu en azından bazılarınca becerilebilmektedir.
Bunların dışında, hem emeğine hem de kimliğine aynı anda ve aynı oranda birlikte sahip çıkmak, bugünden başlayarak gelecekte emeğin dünyasında kendi kimliğini yitirmeden yer almak üzerinde durulması gereken bir değerdir, önemli bir adımdır.                      
Serdar Eren (2 Mart 2018)

 

Premium Drupal Themes by Adaptivethemes